Yirmi birinci yüzyılın yeni dâhisi olarak gösterilen Fransız düşünür Quentin Meillassoux “Sonluluğun Sonrası” adlı kitabına “Bir mum parmağımı yaktığında, yanma hissimin mumda değil, parmağımda olduğunu düşünürüm hemen. Oysaki özelliklerinden biriymiş gibi alevde bulunan bir acıya dokunuyor değilimdir” diye başlar.
Gerçekten de yanan bir mumun alevine parmağınızı değdirdiğinizde parmağınızda hissettiğiniz yanma hissi mumun alevinde midir yoksa parmağınızda mıdır? Yani o an, siz mumun alevine dokunduğunuzda alevde zaten olan bir acıya mı dokunuyorsunuz? Ya da ekşi bir elma yediğinizde elmayı yerken dilinizde hissettiğiniz ekşilik elmada mıdır yoksa ekşilik hissi dilinizde midir? Elmayı ısırmadan ekşiliği hissedemezsiniz. O halde ekşi olan gerçekten elma mıdır?
Daha önceki yazılarımızdan da bildiğimiz gibi Deneycilik adıyla da bilinen Empirizm; kişinin bilgiye sadece deneyim ile ulaşacağını savunan felsefi bir akımdır. On yedinci yüzyılın önemli düşünürlerinden birisi olan John Locke yukarıdaki soruların cevaplarını “İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme” adlı kitabında vermeye çalışmış ve insanlarda doğuştan bir bilginin olanaksız olduğunu, zihnin doğuştan “Tabula Rasa” yani boş bir levha olduğu sonucuna varmıştır. Locke’a göre her şey deneyimdir ve bilgimiz sadece deneyimden meydana gelir. Locke bu düşüncesini, “Zihnimizde doğuştan var olan hiçbir ide yoktur; insanoğlu doğuştan hiçbir ideye sahip değildir” cümlesiyle açıklar.
Peki o halde İde nedir? Locke’a göre ideler, düşüncenin nesneleridir. Bu nesneler yani İdelerin kökeni ise ya duyumdur ya da düşüncedir. Yani ide denilen şey duyumlardan ve düşüncelerden oluşur.
Gelin bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Bir çocuk doğduğu andan itibaren nesnelerin olduğu bir dünyada yaşamaya başlar. İlk olarak etrafındaki nesneleri tanımaya çalışır fakat henüz etrafındaki bu nesneleri tam olarak tanımadığı için onlar hakkında bir fikir sahibi değildir; yani onda düşünce idelerinin oluşması için daha zaman vardır; daha doğrusu etrafındaki nesneler hakkında düşünce ürete bilmek için nesneleri tanıması gereklidir. Bu yüzden çocuğun çevresindeki nesneler hakkındaki ilk fikirleri duyumdan gelir fakat ilerleyen yaşlarda, tanıdığı nesneler hakkında düşünmeye hatta bu nesneler hakkında fikir üretmeye başlar.
Mesela hiçbirimiz masallardaki Denizkızını gerçek hayatımızda hiçbir zaman görmesek de “Balık” ve “Kız” idelerine gerçek hayatımızda sahip olduğumuzdan dolayı masallardaki “Denizkızı” kavramını, “Balık” ve “Kız” idelerini zihnimizde birleştirerek düşünebilmekteyiz.
Locke işte bizde oluşan bu idelerin yani düşüncemizde oluşturduğumuz “Denizkızı” idesinin nesnelerin niteliklerinden kaynaklandığını söyler. Locke nesnelere ait olan nitelikleri ise “Birincil Nitelikler” ve “İkincil Nitelikler” olarak ikiye ayırır.
Locke’a göre, “Birincil Nitelikler” nesne ne durumda bulunursa bulunsun, ondan asla ayrılmaz olan sertlik, uzunluk, genişlik gibi niteliklerdir. Locke, nesnelerde bulunan bu birincil niteliklerin duyu organlarımızı etkilemesi yoluyla da öznede yani bizde oluşan “renk, ses, tat, koku” yani duyumlarımızı etkileyen özellikleri ise “İkincil Nitelikleri” olarak tanımlar. İşte Locke tam bu noktada önemli bir yere gelir; Locke’a göre ikincil niteliklerin kendi başlarına gerçek bir varlıkları yoktur; ancak birincil nitelikler sayesinde, birincil niteliklerin duyu organlarımız üzerinde bıraktıkları etkiler nedeniyle var olurlar.
Artık konuyu daha iyi anlamak adına biraz daha açabiliriz. Yine bir örnekle devam edelim; mesela, bir masa düşünelim. Masaya dokunduğumuzda hissettiğimiz sertlik, onu taşıdığımızda hissettiğimiz ağırlık, yoğunluk, masanın sayısal ifade edilen ölçüleri; uzunluğu, boyu, eni, yüksekliği gibi özellikleri Locke’a göre masanın birincil özellikleridir. Ve bütün bu özellikler masanın gerçek özellikleridir. Çünkü bu özellikler bizim algımıza ya da duyularımıza göre değişmezler.
Masanın ikincil özellikleri ise yani duyu organlarımızla bize ulaşan veriler ise masanın ikincil özellikleridir ve Locke’a göre bunlar gerçek değildir; tamamen bizim algılarımıza göre değişen özelliklerdir. Ve bu özellikler biz varsak vardır ve sadece zihnimizin içinde yaşarlar.
O halde gelin ilk soruya geri dönelim; Parmağımızı yanan muma değdirdiğimizde parmağımızı yakan mumun alevi midir?
Zihnimizde oluşan ideleri düşündüğümüzde sanki çevremizdeki nesnelerde iki tür nitelik varmış duygusuna kapılırız. Yani parmağımızı yakan şeyin mumun alevi olduğunu düşünürüz. Ama asıl gerçek bu değildir çünkü, nesnelerde sadece birincil nitelikler vardır ve birincil niteliklerin duyu organlarımız üzerinde bıraktığı etkileri zihnimizde ikincil nitelikleri birer ide olarak var eder. Öyleyse ikincil nitelikler biz varsak var yoksa yoktur diyebiliriz.
Hadi gelin yaramazlığa devam edelim ve ortalığı biraz daha karıştıralım ve diyelim ki; Ekşi elma aslında ekşi değildir. Çünkü ekşilik elmada değildir. Elma biz yersek ekşidir. O halde ekşilik nesnede değil, öznededir. Hadi buyurun yılların ekşi elmasının düştüğü duruma bakın.
Tabii ki konuyu biraz abartmak istedik. Aslına bakarsanız Locke, ikincil nitelikler nesnelerde değil, algılayandadır yani öznededir derken ikincil niteliklerin olmadığını ve algılayanın zihninde yaratıldığını söylemiyor. Tabii ki ikincil niteliklerin asıl nedeni nesnelerdir ve bu düşünceyi yadsımak da çok anlamsız ve saçma olurdu. Locke’un demek istediği tam olarak şudur; “ikincil nitelikler, nitelik olarak sadece algılayanın idelerinde varlık bulurlar.”
Bence yazınının tam bu noktasında kemerlerinizi bağlayın çünkü John Locke ile aynı dönemde yaşamış yine bir İngiliz deneyci filozof George Berkeley, John Locke’un bu fikrinden çok etkilenmiş ve bu fikri bir basamak daha öteye taşımıştır. Yani işler birazdan daha da karışacak.
Berkeley, Locke’un birincil ve ikincil nitelik olarak açıkladığı bu niteliklerin aslında Locke’un dediği gibi birbirlerinden ayrı değil aksine birbirlerinden asla ayrılamayan nitelikler olduğu sonucuna varmıştır.
Berkeley’in ne demek istediğini anlamak için yukarıda verdiğimiz masa örneğine geri dönmemiz gerekiyor. Locke’a göre masanın şekli onun birincil özelliği ve değişmez bir özelliğiydi. İkincil nitelikler ise sadece özneye bağlıydı. Berkeley ise masanın birincil nitelikleri dışındaki niteliklerinin yani ikincil niteliklerin göz ardı edilerek masanın asla algılanamayacağını söyler. Yani bir nesnenin ikincil nitelikleri olmadan ben asla nesnenin sadece birincil nitelikleriyle o nesneyi algılayamam demek istemektedir. Ona göre bir masayı, sadece şekliyle, masanın rengini de düşünmeden algılamak asla mümkün değildir. Berkeley, bir nesneyi algılayabilmek için o nesnenin hem birincil hem de ikincil özelliklerine ihtiyacımız olduğunu eğer masanın ikincil özelliklerini görmezden gelirsek masa, bir masa olmayacak hatta masa bile var olmayacaktır diyordu.
Berkeley bu düşüncesiyle aslında var oluşla ilgili çok önemli bir sonuca ulaşmıştır; Berkeley’e göre Locke kesinlikle haklıdır. Gerçekten de Locke’un dediği gibi nesnelerin renk ve koku gibi ikincil özellikleri yalnızca bizim zihnimizde yaşar ve sadece bir algıdan ibarettir. Ancak, şekil ve uzunluk gibi birincil nitelikler de ikincil niteliklerden bağımsız bir şekilde düşünülemez. “Bu yüzden ona göre nesnelerin sadece ikincil nitelikleri değil hem birincil hem de ikincil nitelikleri bizim algımızdan ibarettir”
Berkeley’in ulaştığı bu sonuç bizi “Yoksa çevremizde olan hiçbir şey gerçek değil de biz bir algı dünyasında mı yaşıyoruz?” sorusuna götürür. O halde olan nedir?
Berkeley’e göre sadece algılar, evet sadece algılar vardır!
Ve Berkeley bu durumu şu ünlü cümlesiyle açıklar: “Var olmak algılanmaktır!”
Gerçekten de dünya üzerinde duyu organlarımızla algılayamadığımız bir şeyin var olduğunu nasıl açıklayabiliriz ki? Gözümüzü kapattığımızda bir ağacı görmüyorsak, ağaca dokunduğumuzda ağacın dokusunu, sertliğini hissetmiyorsak eğer ağacın kokusunu duyumsamıyorsak o ağacın varlığından söz edebilir miyiz? Algıladığımız şey vardır ve var olmak algılanmaktır.
Ve Ömer Hayyam; 1048 yılında doğmuş 1131 yılında hayata gözlerini yummuş olan ne Locke’u ne de Berkeley’i tanımayan ünlü şair bir şiirinde şöyle der;
Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok. / Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok. / Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok. / Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.
