Acıyı Hissetmek

Spinoza “Acı da iyi bir duygudur çünkü bize incinen kısmın henüz çürümemiş olduğunu gösterir” der

Acı duygusu da hissettiğimiz diğer tüm duygular gibi insana ait olan bir duygudur ve diğer tüm duygular gibi insanı besler, geliştirir ve dönüştürür. Bu nedenle insanı ele alırken sadece onun mutluluklarını, yaşama sevincini ele alıp acı kavramını görmezden gelmek bir hatadır. Fakat ben bu yazımda acı duygusunu ele almadan önce günlük hayatta eş anlamlı olarak kullandığımız “Duygu” ve “His” kavramlarına ve bu iki kavram arasındaki farklılıklara değinmek istiyorum.

Bizler görebildiğimiz, duyabildiğimiz ya da dokunabildiğimiz nesnelerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız bu somut dünyanın bizde uyandırdığı tüm duygular ise soyut hislerden oluşuyor. Bilim insanları “Duygu” kavramını beynimiz tarafından salınan hormonlar aracılığıyla etkinleşen bedensel tepkiler olarak tanımlarken, “His” kavramını ise duygusal tepkilerin bilinçli deneyimleri olarak tarif ediyorlar. Burada bilinçli deneyimden kastedilen de deneyimlerimiz sonucu oluşan düşüncelerimiz, daha doğrusu dünyevi bilgilerimiz. Bu anlamda hislerin, düşünceye dönüşmüş duygusal deneyimlerimiz olduğunu ve büyük ölçüde düşünceyle ilgili olduğunu söylersek çok da yanılmış olmayız.

Fakat bu tanımlara rağmen on sekizinci yüzyıldan bu yana beynimizin nasıl çalıştığını, bilgileri tek tek birleştirerek nasıl öğrendiğimizi, beynimizin bizi nasıl kontrol ettiğini hatta dışarıdan gelen nesnelere veya olaylara nasıl duygusal tepkiler verdiğimizi açıklayabiliyorken hala tam olarak “His” kavramını açıklayamıyor ve hala hislerimizin nasıl ve nerede meydana geldiği konusu gizemini korumaya devam ediyor.

Size enteresan bir bilgi daha vereyim, ben bunu öğrendiğimde gerçekten şaşırmıştım. Bir hissi ancak o hissi hissetmek istediğimizde hissedebiliyoruz. Yani bir his hissedilmeden his olmuyor. Karışık bir cümle olduğunun farkındayım o halde gelin bir örnekle açıklayalım.

Gün içinde nefes alırken burnumuzdan geçen havayı hissetmeyiz ancak burnumuzdan geçen havayı hissetmek istediğimizde onu hissedebiliriz. Yani his denilen şey, o hissi hissetmek istediğimizde ortaya çıkıyor.

O zaman şunu diyebiliriz; Hisler bilinçli olarak deneyimlenir. Duygular ise bilinçli veya bilinçsiz olarak ortaya çıkabilirler. Bilinç, yaşadığımız deneyimlerimizden oluştuğuna göre iki kişi aynı anda aynı duyguyu hissedebilir ancak bu duygunun onlara verdiği his aynı olmayabilir çünkü az önce ne dedik hislerimizi ancak bilinçli olarak hissettiğimizde hissedebiliyoruz.

Aslında bana sorarsanız “Duygu” ve “His” aynı anda doğan ikiz kardeş gibi. Fakat bizler günlük hayatta bu ikiz kardeşleri süregelen bir işlemin iç içe geçmiş birleşik parçalarıymış gibi gördüğümüz için “Duygu” ve “His” kavramlarını eş anlamlı olarak kullanabiliyoruz. Oysaki duygu olmadan his olmuyor. Yani ikiz kardeşlerden ilk doğan duygu, ardından doğan hissi meydana getiriyor ve bu ikiz kardeşler aynı anda doğmalarına rağmen “Duygu” hiç değişmezken “His” ise aynı duygulara farklı reaksiyonlar verdiği için sürekli değişebiliyor.

Felsefe literatürüne Spinoza tarafından armağan edilmiş olan “Conatus” diye bilinen Latince bir sözcük vardır. Bu Latince sözcük çaba, mücadele, dürtü, eğilim gibi anlamlara gelmekle beraber Spinoza felsefesinde insanoğlunun kendi varlığını koruması ve hayatta kalarak hayatına devam edebilmesi amacına hizmet eden tüm eylemleri olarak tanımlanır. Spinoza’nın cümleleriyle söylersek; “Her şey varlığını sürdürmek için elinden geldiğince çabalar; şeyin kendi varlığını sürdürmek için gösterdiği çaba o şeyin özünü oluşturur” işte Spinoza o özü “Conatus” olarak tanımlar.

Günümüz nörobilimcilerden Portekiz doğumlu Amerikalı Antonio Damasio ise Spinoza’dan esinlenerek; iğrenme, korku, acı, mutluluk, hüzün, sempati ve utanma gibi duyguların tehlikelerden kaçmak, bizi yıpratan olaylardan uzaklaşmak ya da gelecekte olabilecek daha iyi fırsatlardan yararlanmak için vücudumuzun bir Conatus’u olduğunu söylüyor. Gerçekten de eğer hislerimiz olmasaydı doğru seçimleri yapabilir miydik? Hatta hayatta kalabilir miydik?

Gelin konuyu daha iyi açıklayabilmek için örneklerle devam edelim;

Mutluluk: Sevindirici bir olayın sonucunda hissettiğimiz olumlu duygumuzdur diyebiliriz.

Üzüntü: Kayıp, ayrılık veya hayal kırıklığı gibi olumsuz bir durum sonucunda hissedilen duygu.

Korku: Tehlike veya zarar görebileceğimiz bir durum karşısında hissedilen endişe duygumuzdur.

Öfke: Haksızlık, kızgınlık veya güçsüz hissetme gibi durumlarda ortaya çıkan yoğun duygu.

Şaşkınlık: Beklenmedik bir durum karşısında hissedilen şaşkınlık duygumuzdur.

Bu duyguların verdiği hisler ise duyu organlarımız yoluyla hissettiklerimizdir mesela;

Sıcaklık Hissi: Güneşli bir günde tenimizi ısıtan güneş ışığını hissetmek.

Dokunsal His: Bir nesneyi elinizle dokunarak, dokunsal algı yoluyla o nesnenin yüzeyini hissetmek.

Tat Alma Hissi: Yemek yediğinizde, damağınızda tat aldığınızı hissetmek.

Koku Hissi: Çiçeklerin veya yiyeceklerin kokusunu almak ve bu kokuları hissetmek.

Görme Hissi: Renkleri ve şekilleri görsel olarak algılamamızla hissettiğimiz histir.

Peki o halde, hayatımızda gerçekleşen sevindirici olay sonrasında bizde bir mutluluk duygusu oluştuğunda, bu duygu ardından fiziksel bir hissi ortaya çıkartıyor diyebiliriz; belki yüzde bir gülümseme, kalpte hafif bir hızlanma veya bedenin hafif bir rahatlaması gibi.

Yazının en başında ne demiştik; “His” duygusal tepkilerin bilinçli deneyimleri değil miydi? O halde mutlu olduğumuzda yani bir mutluluğu deneyimlediğimiz de bu deneyim sonucu oluşan yüzümüzdeki gülümseme bir his olarak ortaya çıkıyor.

Sanırım buraya kadar “Duygu” ve “His” kavramlarını azda olsa açıklayabildik şimdi artık yazımızın esas konusu olan acı duygusuna ve sonrasında hissettiğimiz acı hissine geçebiliriz.

İspanyol düşünür Miguel de Unamuno, diğer tüm varoluşçularda olduğu gibi insanın önceden belirlenmiş bir plan içinde yaşamadığını ve bu nedenle onun belirli bir çerçeve içerisine hapsedilemeyeceğini söyler. O da diğer Varoluşçu düşünürler gibi yaşamın anlamının insanın kendi özgür seçimleri ve kararlarıyla, kısacası kendi deneyimleriyle ortaya çıktığına inanır. Bu nedenle ona göre yaptığımız seçimlerin sonu bize acı verse de yaptığımız seçimlerden pişman olmak, üzülmek anlamsızdır. Ama insan yine de o bitip tükenmeyen pişmanlıkları yaşamak zorunda kalır. Bence bunun tek bir nedeni var o da hayatımızın bir gün sonlanacak olmasıdır. İnsanın en önemli varoluşsal durumlarından birisi olan ölümle yüz yüze gelmesi ve son olarak ölümü deneyimleyecek olması aslında ölüm karşısında ne kadar çaresiz olduğunu anlamasına yol açmasının yanında bir ölümlü olarak bu hayatta seçimlerinin pişmanlıkla sonuçlanması sonrası hissettiği acı hissi onun sonlu bir varlık olmasından kaynaklanır.

Peki bu acı hissiyle yaşamak gerekiyor mu? Bana göre pişmanlıklarımızı sevmek işte tam da bu nedenden dolayı yani hayatımızın bir gün sona ereceğini bilmemizden dolayı önemlidir. Hayatının bir gün sona ereceğini ve onu her şeyden koparacağının farkında olan insan, kendi yaşamını olabildiğince anlamlı hale getirmeye çabalıyor bence pişmanlıklarımızı sevmekte bu çabalarımızdan biri olmalıdır.

“Acı” insana kendilik bilincini kazandıran en önemli duygudur.  Kendini bilmek ise kendinin öteki insanlardan ayrı olduğunu duyumsamak ayrı olduğunu hissetmektir. Bu ayrımsama duygusu da aslında tam olarak acıyla ilişkilidir. Acı insana kendisinin sınırını bilmesini öğretir. Kendinin bilincinde olmak aynı zamanda kendinin sınırının bilincinde olmak demek değil midir?

İşte bu yüzden “Ve var olduğumuzu nasıl biliriz az ya da çok acı çekmeden? Acı çekmeden başka türlü nasıl kendimize döner, düşünsel bilinç ediniriz? Neşelendiğimizde kendimizi unuturuz, var olduğumuzu unuturuz; başka bir varlığa dönüşürüz, yabancı bir varlığa, kendimizin yabancısı oluruz. Ve ancak acı ile yeniden kendimiz olur, kendimize döneriz” der Unamuno.

Acı çekmek iyidir. Tek başına ve kimse bilmeden acı çekmek çok daha iyidir. İnsana kendini bir kez daha tanıtır. Hallacı Mansur’un dediği gibi Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir

Yaşam yolculuğumuz içinde bu duyguya karşı koymakta imkânsızdır çünkü bazen hayatımız olağan akışı içinde devam ederken beklentilerimizin dışında şekillenir. Beklentilerimizin dışında yaşadığımız bu olaylar ister istemez bizi bir mutsuzluğun içine sokar; artık bizim için günler uzun, geceler boğucu ve zihnimiz ise acıyla doludur.

Bu hissettiğimiz acı bazen bizden dolayı bazen de bizim dışımızda gelişen herhangi bir şeyden dolayı içimize birden bire çöreklenebilir ve sebebi ne olursa olsun artık bize ait olan bu acıyı içimizde taşımak zorunda kalırız. Hissettiğimiz bu duygu varoluşsal anlamda insan olduğumuzun ayırdına varmamızı sağlasa da bu duyguyla beraber yaşamak bizim için hayli zorlu bir süreçtir. Çünkü hiç kimse acı duygusunu uzun bir süre yaşamak istemez; bu duygudan biran önce kurtulmanın çarelerini arar.

Mesela Hamet’e o ünlü tiradını söyleten Shakespeare için bu çare uykudur.

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! Düşüncemizin katlanması mı güzel zalim kaderin yumruklarına, oklarına? Yoksa diretip bela denizlerine karşı dur, yeter! demesi mi? Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız bitebilir bütün acıları yüreğin, çektiği bütün kahırları insanoğlunun.”

Anton Çehov’un Sonya’sı ise acı karşısında daha güçlüdür;

Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alın yazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız.”

Hissettiğimiz acıya karşı geliştirdiğimiz tepki ister Hamlet’in isterse Sonya’nın tepkisi olsun acı öznel bir duygudur. Bu yüzden genellikle tek başına ve bireysel olarak yaşanır. Aslına bakarsanız acıya karşı aldığımız tutum da tam da bu nedenden dolayı kendi kişiliğimizi de ortaya koyar. Çünkü acıyı hisseden ve bu acıyı dindirmeye çalışan insan, acıyı ve acının nedenini anlamaya çalışan insandır; Bazıları hissettiği acıyı umursamayıp hemen normal yaşamlarına devam edebilirken, bazıları için ise acı hissinden kurtulmak uzun bir zaman alabilir. Bazılarımız ise o acı hissini kendisine verilmiş bir hediyeymişçesine kabul edip bir ömür saklayabilirler. Bu sadece bize acı verene ya da acıya neden olan olaya yüklediğimiz anlamla alakalıdır. İşte bunu anlayabilmek, içimizdeki acı duygusunu yönetebilmeyi ve onu kontrol altına alabilmeyi de beraberinde getirir. Bu ise sadece zamanın üzerimizden geçip gitmesiyle olur.

Zaman, bize acımızı kabullenme, acımızla birlikte yaşamımızı sürdürmeye devam etme şansı verir. İçimize dönmemizi, duygularımızı fark etmemizi, aslında neye ihtiyacımız olduğunu görebilmemizi, acımıza neden olan olayı sindirmemizi ve doğru an geldiğinde acımızı özgürleştirmemizi sağlar. Acılarımızı özgürleştirmek tamamen hissettiğimiz acıyı yok etmese de şiddetini dindirir, izi kalır elbette ama ilk günkü kadar sızlamaması için zaman elinden geleni yapar. Zaten acımızın nedeni bir daha asla değiştirilemeyecek ya da geri döndürülemeyecek olan bir şeyse, onu kabullenmek acının yok oluşudur aslında…

Bence unutulmaması gerekli olan şey acı hissinin de mutluluk gibi bir döngü şeklinde hayatımıza girdiğini kabul etmektir. Tüm varoluşumuz boyunca her zaman mutlu olamayacağımız gibi bir ömür acı çekerek de yaşayamayız. “Her şey bitmek için başlar” diyen Cicero gibi bir gün hissettiğimiz acının da biteceğini kabullenmek gerekir.

Marcel Prost’un dediği gibi“Bir acısonuna kadar yaşanmadıkça geçmez.”


Acıyı Hissetmek” için bir yanıt

  1. Yüreğin derinliklerinde hissedilmeyen acı acı değildir. Acı insanın içinden geçmeli, yana yana, sonra o yangın ateşi ile birlikte dışarı çıkmalı. O dışarı çıkarken geride simsiyah bir iz kalacak. O izi ya estetik yapacaksın ya da kendinle birlikte bir madalya gibi taşıyacaksın. Her ikisi de insanca. Benimkiler bir madalya gibi boynumda asılı. Her birine aynı anda bakarak yaşamayı öğrendim. Onlar benim sigortam.

    Liked by 1 kişi

Yorum bırakın