Kısa Bir Hegel ve Marx Ayrımı

“Tarih yazıyla başlar” cümlesi tarihsel süreci tanımlarken bilinen en klasik cümledir. Çünkü yazı bize geçmiş ile ilgili en doğru bilgiyi getirir bu yüzden tarih öncesi devir ile tarih devri ayrımını yazı belirlemiştir. Tarihçiler, tarihsel süreçte meydana gelen değişimleri çeşitli biçimlerde açıklamışlardır; kimileri tarih içinde meydana gelen olaylarla kimileri ise liderlerle açıklamışlardır. İnsanlığın tarihsel sürecini açıklayan farklı düşüncelere baktığımızda ise belki de en doğru ve/fakat en fazla eleştirilen felsefi düşüncenin Hegel ve Marx’ın tarihsel gelişim düşüncesi olduğunu görürüz.

Hegel ve Marx kendi felsefelerinde tarihin ilerleyişini çok basit bir biçimde sınıf çatışması olarak açıklıyorlardı. Tarihteki bu değişimin ise efendi köle diyalektiği sonucu meydana geldiğini söylüyorlardı. Ancak bu değişim sürecinin sonsuza kadar devam etmeyeceğine yani efendi ve kölenin ve daha genelinde tarihin bir sonu olacağına inanıyorlardı.

Hegel ve Marx’ın tarih anlayışlarındaki farklılıklara değinmeden önce şunu söylemeliyim ki Alman idealizm düşüncesi Kant’ın o büyük felsefesiyle başlamıştır. Yani Kant’ın Fenomenal ve Numenal Dünya düşüncesiyle. Kant, deneyim dünyası olarak adlandırdığı Fenomen Dünyasının gerisinde Numenal Dünya diye adlandırdığı bir dünyanın bulunduğunu kabul ediyordu; bizlerin ise Numenal Dünyanın bilgisine asla ulaşamayacağımızı söylüyordu. İşte Alman İdealizm düşüncesi de tam olarak bu noktadan başlamıştır çünkü Alman idealist düşünürler Kant’ın bu düşüncesine katılmadılar. Alman idealistleri, Metafiziği oyunun dışına gönderen Kant’ı bu noktada eleştirdiler. Onlara göre Kant yanılıyordu. Çünkü Alman İdealistleri “Var olan her ne varsa bilinebilir” düşüncesini savunuyordu. Bu düşünce onları Metafiziği İdealizme dönüştürme çabası içine soktu böylece Metafiziği tekrar oyuna dahil edebileceklerdi. İşte Hegel’in “Diyalektik İdealizm” düşüncesi de bu çabanın bir sonucudur.

Diyalektik idealizm, Hegel’in idealizmidir. Ona göre değişim düşünce ile başlar ve bu değişim sonsuzdur. Hegel, tarihin ve düşüncenin diyalektik bir süreç içinde geliştiğini savunmuş, dinden siyasete, kültürden estetiğe kadar bütün alanlar için geçerli gördüğü bu değişimin Mutlak Tin’e ya da zihne (Geist) varılmasıyla son bulacağını ileri sürmüştür.

Hegel’e göre eğer çevremizdeki her şey düşünceyse hatta tek gerçeklik düşünceyse yaşadığımız her şey de bir düşünceden ibarettir. Çünkü “Var olan her ne varsa bilinebilir” demiş olan Hegel buradan yola çıkarak “Her bilgi objesi zihinden çıkar bu nedenle zihnin ürünüdür.” düşüncesine ulaşarak eğer her bilgi zihnimizin bir ürünüyse o halde “Her gerçek ussaldır, ussal olan gerçektir.” önermesine ulaşacaktı.

Marx ise Hegel’in Diyalektik İdealizmini tersine çevirecek ve Diyalektik Materyalizme dönüştürecekti. Hegel’in Mutlak İde dediği şeye madde diyecek ve düşüncelerimiz de dâhil her şeyin maddeden kaynaklandığını söyleyecekti. Marx, son olarak diyalektik yöntemi kullanarak insanlığın tarih içinde sürekli değişip ve dönüşerek bazı süreçlerden geçtiğini ve geçmeye devam edeceğini söyleyecek bu süreçleri insanın kendi bilincinin belirlediğini ve bu nedenle toplumda var olan düşüncelerin, ideolojilerin, felsefe, sanat, din, ahlak gibi benzeri sistemlerin, üretim gücüne hâkim olan sınıflar tarafından toplumda kendi ideolojilerini devam ettirmek için belirlendiğini dile getirecekti. Böylece kendi Tarihsel Materyalizm Düşüncesini de ortaya koyacaktı.

Marx her şeyin hatta fikirlerimizin de maddi koşullar tarafından şekillendiğini düşünüyordu. Marx’a göre, ekonomi ve üretim ilişkileri tüm toplumu kültürden, bilime, ideolojiden, dine ve siyasete kadar şekillendiriyordu. Bu nedenle, dünyayı değiştirmeden insanların fikirlerini değiştirmenin mümkün olmadığını söylüyordu. Yani Marx’ın “Feuerbach Üzerine Tezler” deki şu ünlü 11. Tezinde dediği gibi; “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece çeşitli şekillerde yorumladılar; asıl mesele onu değiştirmektir.”

Peki bu değişim nasıl olacaktı?

Hegel’e göre bu süreç Diyalektik İdealizmle sürekli olarak iyiye doğru gidecek ve giderek efendi ve köle ortadan kalacaktı. Hegel, İlkel toplumdan, teokrasiye daha sonra monarşiye ve feodal aristokrasiye giden toplumların son olarak bir denge durumuna geleceğine inanıyor ve liberalizmle tarihin son bulacağını düşünüyordu. Liberalizmin içinde artık bir efendi ve köle çelişkisi kalmayacağı için yeni bir toplum biçimi de ortaya çıkmayacaktı. Hegel böylelikle sınıfların ortadan kalkacağını ve evrensel sınıfın liberal devletle birlikte ortaya çıkacağını düşünüyordu; böylece sınıf çatışması da son bulacaktı.

Marx ise Hegel’in bu düşüncesini aldı ve tersine çevirdi. Hegel’in “Diyalektik İdealizm” dediği kavramı “Diyalektik Materyalizme” dönüştürdü. Çünkü Hegel her şeyin düşünce olduğuna inanırken Marx ise her şeyin maddeden oluştuğunu söylüyordu. Marx’a göre Hegel’in kendi felsefesini açıkladığı tez, antitez ve sentez üçlemesinin yani önce bir fikir ortaya çıkar ve bu çıkan fikrin karşısına onun zıttı bir fikir gelir ve bu iki fikirden bir sentez ortaya çıkar daha sonra bu sentez fikir de zamanın ruhuna göre kendi karşıtlarını doğurur ve tarih böyle ilerler düşüncesinin efendiler ve köleler arasındaki ilişkiyi sonlandırmayacağını çünkü Hegel’in tarihin sonu olarak gördüğü liberal devletin sınıf çatışmasını bitiremeyeceğine inanıyordu.

İşte tam bu nokta Hegel ile Marx’ın çatıştığı noktadır. İde’ye inanan Hegel’in karşısında maddeye inanan Marx şöyle diyecektir “Bilinç yaşamı değil; yaşam bilinci belirler”

Çünkü Marx’a göre maddi şartlar üretim sürecini etkileyen en önemli unsurlardır. Maddi şartlar sonucu üretim süreci sırasında toplumlarda ortaya çıkan değişiklikler Marx’a göre tarihsel süreci belirleyen temel unsurlardır. İnsanların yaşamak için gerek duyduğu ihtiyaçlar onların maddi ilişkiler bağlamında bir araya gelmelerini gerektirir. Bu ilişkiler temelde üretimin ve üretim ilişkilerinin kendisidir. Marx’a göre, maddesel güce ve üretime hakim olan sınıf aynı zamanda tinsel güce de hakimdir. Yani maddi üretim araçlarına sahip olan sınıf, tinsel üretim sürecine de sahiptir. İşte bundan dolayı “Bilinç yaşamı değil; yaşam bilinci belirler.” Bu gerçek aynı zamanda sınıf çatışmasının da temelini oluşturmaktadır.


Yorum bırakın