“Metalaştırılan Aşk, Aşksallaştırılan Tüketim”

Realizm, bağımsız bir dünyayı onu hiç idealize etmeden olduğu gibi tasvir etmeye dayanır. Çünkü idealize ettiğimiz her şey bizi bir adım daha gerçeklerden uzaklaştırır. Bu yüzden realizm hayatı tüm gerçekliğiyle kabul ederek olduğu gibi yaşamaya inanır.

Peki hangisi daha doğru? Hayatımızdaki gerçeklerle yaşamayı kabullenmeli miyiz yoksa hayallerimizin bir gün gerçekleşeceğine inanmaya devam mı etmeliyiz?

Bu sorunun cevabını vermek için sanırım çok gerilere belki de on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar gitmek gerekiyor.

Realizm, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Romantizm akımına tepki olarak doğmuş bir düşünce akımıdır. Sanırım insanlar Sanayi Devrimi sonrası hayatın acımasız gerçekliği içinde romantizmin kendilerine bir fayda sağlamadığını görüp hayatlarındaki gerçeklerle yaşamayı kabul etmiş olmalılar.

Ama önce Romantizm vardı…

Romantizm, 1800 ile 1850 yılları arasında Avrupa’da edebiyatı, müziği, felsefeyi ve sanatı etkileyen doğaya ve duygulara önem veren entelektüel bir akımdı. Klasisizm akımına karşı gelişmiş, bir ölçüde Sanayi Devrimi’ne, Aydınlanma Çağı’na, aristokrasinin sosyal ve siyasi düzenine bir tepki olarak doğmuştu.

Romantizm öncesi var olan Klasisizm akımının temelini ise akıl ve sağduyu oluşturuyordu. “Düşünüyorum, öyleyse varım.” diyen Descartes’e göre insan aklının kabul etmediği hiçbir şey doğru değildi. Bu nedenle herkeste ve her şeyde mantığın ön planda olduğu bir dönem yaşanıyordu.

Sonra insanlar bu kadar keskin bir mantığın içinde yaşamaktansa hissettikleri duyguların içinde olmayı tercih ettiler. On dokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru Sanayi Devrimi’nin yol açtığı toplumsal sorunlara ve Klasisizm’in katı üslubuna karşı bir tepki olarak romantizmin içine girdiler.

İnsanlar romantizm ile birlikte artık akıl yerine duygulara ve hayallere önem vermeye başladı. Ve şu meşhur “Sanat sanat için midir yoksa sanat toplum için midir?” sorusuna Klasisizm’e inat “Sanat toplum içindir” cevabını verdiler.

Romantik sanatçıların hemen hemen hepsi Sanayi Devrimi’nin getirdiği makineleşme ve endüstrileşmeye karşı sert bir duruş sergiliyordu. Bu sert duruşuyla duyguları önemseyen Romantizm bu bağlamda eserlerinin odak noktasına genellikle aşk ve doğa kavramlarını koyuyordu. Gerçekten de Romantizm’den önce sanatçıların hislerinin bu kadar önem kazandığı ve doğallığın bu kadar benimsendiği başka bir sanatsal dönem daha önce olmamıştı.

Sanayi devriminin insanda yarattığı yabancılaşma hissi toplumda giderek daha fazla duygusuzlaşma hali yaratıyordu. Romantikler ise Sanayi Devriminin meydana getirdiği bu olumsuzluğa karşı eserlerinde duyguları yüceltiyor ve insanlığın en yüksek değeri olarak kabul edilen aşk duygusunu yeniden ön plana çıkartıyorlardı.

Romantizm döneminde aşk yükselen değer olmaya devam ederken kapitalizm de yerinde durmuyor yükselişine devam ediyordu. Sanayi devriminin getirdiği tüketim ve kar hedefli yaşam biçimi yükselen kapitalizmle birlikte artık insanlarda bir çıkar çatışmasına dönüşmüştü. Tüketimin ön planda olduğu bu yeni yaşam biçimi giderek insanların hayatını daha fazla etkilemeye başladı. Kapitalizm her şeyin üzerinden geçip onları dönüştürürken duyguları da es geçmiyordu; onları da yeniden şekillendiriyordu.

O günlerden bugünlere gelinceye kadar duygularımız tüketim toplumu içinde o kadar değişti ve o kadar yeniden ve yeniden şekillendi ki artık yaşadığımız yüzyılda aşk metalaşmış, tüketim ise aşksallaştırılmıştır. Metalaşan aşk bir tür tüketim nesnesi haline dönüşmüştür.

Artık tüketim kültürü hayatımızın içine öylesine girdi ki bugün kamusal alandan özel alana, dostluklarımızdan, gündelik konuşmalarımıza hatta hayallerimize kadar hemen hemen her yerde hâkim konuma gelmiştir. Üstelik ne kadar üzücüdür ki hem maddi hem de manevi ilişkilerimizi belirleyecek gücü de elde etmiştir.

Ve ne yazık ki böylesine büyük bir güce sahip olan kapitalizm için artık bu da yeterli olmuyor. Kapitalizm artık hayallerimizin de peşinde ve bunu elde etmek inanın artık onlar için çok kolay. Çünkü ne giyiyoruz? Hangi ayakkabı modelini daha çok beğeniyoruz? Ne okuyoruz? Neyi seviyoruz? Nerelere gidiyor, paramızı nerelerde, nelere harcıyoruz? Hepsi ama hepsi artık biliniyor.  Duygularımızı çoktan ele geçirmiş durumdalar çünkü tüketim ideolojisini yaratan insanların daha fazla kar elde ederek varlıklarını devam ettirebilmeleri için metalaşmış nesnelere ihtiyaçlarından daha çok metalaştırdıkları o nesnelerin bir an önce tüketilerek yok edilmesi çok daha önemli.

Tüketilen nesnelerin yerine yeni metalaşmış nesnelerin gelebilmesi ise daha önceki nesnelerin bizler için çekiciliğini kaybetmesi ve onlara olan arzumuzun kaybolmasıyla doğru orantılı.

Maalesef kapitalizm için hikâye bununla da son bulmuyor çünkü, tüketilerek varlığı ortadan kaldırılan nesnelerin yerine onların yerini dolduracak yeni nesnelerin arzulanması da tüketim sürecinin devamı için önemli.

Hiç fark etmiyor musunuz artık yaşanan aşklar bile eski aşklar değil onlar da artık hızla tüketilen birer tüketim nesnesi haline geldiler.

Yirmi birinci yüzyıl! Kendine bile yabancılaşan sahte aşkların, yalancı sevgilerin, art niyetli duyguların yüzyılı. Ve bizler, yirmi birinci yüzyıl insanları, artık henüz yaşanmamış aşklarımızı bile şeytanla takas etmeye hazırız. Ne kadar zenginseniz o kadar başarılı, ne kadar güçlüyseniz o kadar zengin kabul edildiğiniz bir dünya da gerçek aşkı aramak o kadar komik ki; hatta dibine kadar bencilliğe battığımız hayatlarımızda artık gerçek aşklara harcayacak zamanımızın bile olduğunu düşünmüyorum. Çünkü değiştik, çünkü değişmemize izin verdik.

Hayallerimizin bittiği noktada ise elimizde tek kalan şey yaşadığımız gerçekler.

Kim bilir belki de bu yüzden duygusallıktan uzak ve her şeyi hızla tüketen bu yaşam tarzı içinde sıkışan insanlığın mutlu olabilmesi realizme yaklaşmasıyla gerçekleşecektir. Her şeyin metalaştırıldığı bir dünyada mutlu olmak belki de hayatımızdaki gerçekleri olduğu gibi kabul etmekten, hayatı idealize etmeden olduğu gibi yaşamaktan geçiyordur.


Yorum bırakın