“Var olan vardır yok olan da zaten yoktur”

Hiçbir şeyin değişmediği, her şeyin aynı kaldığı bir dünya düşünebilir misiniz? Değişimin ve dönüşümün olmadığı bir dünya…

Değişimin ve dönüşümün olmadığı bir dünya düşünmek oldukça zor, öyle değil mi? Hatta neredeyse imkânsız. Çünkü evrendeki her şey, en temel düzeyde bile olsa, sürekli bir hareket ve değişim içerisindedir. Fiziksel dünyada atomların titreşiminden, biyolojik yaşamın sürekli yenilenmesine kadar hatta duygularımız bile her şey değişimin bir parçası.

Ancak yine de teorik olarak böyle bir dünya düşünmek felsefi açıdan ilginç olabilir. Öyleyse sorumuzu soralım; “Hiçbir şeyin değişmediği, her şeyin aynı kaldığı bir dünya nasıl bir dünya olurdu?”

Sanırım böylesi bir dünya tamamen durağan, donmuş bir zaman parçası gibi olurdu. Değişimin ve dönüşümün zamansal bir etki olduğunu düşünürsek, ki zaten öyle olduğuna eminiz öyleyse öncelikle “Zaman” kavramını düşünmemiz gerekiyor. Bunu düşündüğümüzde ise “Hiçbir şeyin değişmediği bir dünyada zaman kavramı da olmayacaktır” varsayımına ulaşırız. Zamanın akışının olmadığı bir dünya da ise geçmiş, şimdi ve gelecek zaman diye bir zaman dilimi olmazdı; olsa bile aralarında bir fark olmazdı. Bu durumda hayatın anlamı, zamanın akışıyla oluşan anılar, umutlar ve korkular gibi kavramlar da ortadan kalkardı. Şuan ki bilinç düzeyimizde buna ancak, bir tür sonsuzluk veya ölüm diyebilirdik.

Zamansız bir dünya; hiçbir şeyin akmadığı, hiçbir şeyin değişmediği ve her şeyin var olduğu günden beri olduğu gibi olduğu bir dünya.

Farkındayım biraz karışık bir cümle oldu ama inanın bu cümlenin karışık olması benim suçum değil, bu düşünce de bana ait değil zaten. Asıl suçlu; Parmenides

Parmenides, M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış bir Antik Yunan filozofuydu ve varlık, değişim ve gerçeklik üzerine radikal düşünceleriyle tanınırdı. Onun en ünlü eseri, “Doğa Üzerine” adlı şiiridir. Bu şiirde, Parmenides, “Bir olan” ya da “Varlık” olarak adlandırdığı şeyin değişmez, ezeli ve ebedi olduğunu savunur.

Parmenides’e göre, gerçeklikte değişim ve çokluk bir yanılsamadır. Ona göre, var olan her şey “Bir”dir ve bu “Bir” ne yaratılmıştır ne de yok edilebilir; değişim, hareket ve zamanın akışı yalnızca duyularımızın bizi yanılttığı bir yanılsamadır. Bu yüzden, gerçeklikte her şey sabittir, değişmez ve aynı kalır. Duyusal dünyada gözlemlediğimiz değişimler, sadece görünüşlerdir ve asıl gerçekliğe ulaşmak için duyuların ötesine geçmek gerekir.

Parmenides, bu düşüncesiyle klasik Yunan felsefesinde bir dönüm noktası yaratmış ve özellikle Platon ve Aristoteles gibi sonraki filozoflar üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Parmenides’in değişime karşı bu radikal yaklaşımı, daha sonra “Elea Okul” olarak bilinen bir felsefi akımın da temelini oluşturmuştur.

Aslında Parmenides şuan bizim yaptığımız gibi hiçbir şeyin değişmediği, her şeyin aynı kaldığı bir dünyanın hayalini asla kurmadı çünkü o bunun zaten gerçek olduğuna inanıyordu. Bu düşüncesini “Var olan vardır yok olan da zaten yoktur” cümlesiyle açıklamaya çalışmıştır.

Parmenides’ in bu garip cümlesini açıklayabilmek için sanırım biraz gerilere gitmemiz gerekecek, belki de hikâyenin en başına yani ilkçağ felsefesine kadar gerilere…

Önceki yazılarımızdan da hatırladığınız gibi İlkçağ Felsefesi kendi içinde Helenik Felsefe ve Helenistik Felsefe olmak üzere iki ayrı döneme ayrılıyordu. Helenik Felsefe; ilkçağ felsefesinin ilk 300 yıllık dönemini kapsıyor, Thales ile başlayıp, Aristoteles’in öldüğü 322 yılına kadar devam ediyordu ve kendi içinde üç farklı döneme ayrılmıştı;

1- Presokratik Felsefe, 2- Sokratik Felsefe, 3- Büyük Sokratikler Dönemi

Bu dönemlerden birincisi olan Presokratik Felsefe ise kendi içinde dört dönem ya da diğer bir ifadeyle dört okula ayrılmıştı. Bu dönem ya da okullardan birincisi, dünyadaki maddesel çokluğu bir ana maddeyle açıklamaya çalışan İyonya Okulu, İkincisi, maddeden çok form üzerinde duran ve bir sayı metafiziği geliştiren Pythagorasçı Okul, üçüncüsü birlikten çokluğa geçiş üzerinde yoğunlaşan ve iki ayrı gruptan meydana gelen Herakleitos ve Parmenides Dönemi, Dördüncü dönem ise Plüralistler olarak adlandırılan Empedokles, Demokritos ve Anaksagoras’dan oluşan filozofların dönemi.

Yazımızın başlığı olan “Var olan vardır yok olan da zaten yoktur” cümlesinin sahibi Parmenides ise Presokratik dönemin üçüncü döneminde yer alan bir filozoftur. Elea Okulu’nun kurucusu olan ve kendisinden sonraki felsefenin seyrini baştan aşağı değiştirmiş bir düşünür olan Parmenides, düşüncenin ilk ve temel ilkesi Özdeşlik İlkesinden yararlanarak “Varlık vardır” ya da daha doğrusu “Var olan, vardır; var olmayan var değildir” demiştir. Böylece Bir Olan’ın mutlak birliğine ulaşmıştır. Yokluk kavramına ise yokluğu düşünmenin imkânsız olması nedeniyle “Var olan var değildir” demiştir.

“Eee! ne var bunda, var vardır, yokta yoktur zaten” diyorsunuz değil mi?

Parmenides ise olaya daha farklı pencereden bakarak “Varlık, vardır” çünkü varlık var olduğu için var olmak zorundadır diyecekti. Bence basit ama çok mantıklı bir yaklaşım, eminim siz de aynı düşüncedesiniz çünkü var olan bir şeye zaten yok diyemeyiz.

Parmenides’in bu düşüncesini daha iyi açıklayabilmek için şöyle bir örnekle ilerleyebiliriz: Hayal edin ki bir zamansız dünyanız ve o dünyanızda da bir ağacınız var. Bu ağaç, hiçbir şekilde büyümez, yapraklarını dökmez her zaman aynıdır. İşte bu ağaç yoktan var olamayacağı için Parmenides’in düşüncelerine göre ezelden beri var olan bir nesnedir ve hiçbir şekilde değişmez.

Aynı zamanda, bu ağacın çevresindeki diğer nesneler de aynı şekilde değişemezler. Kayalar, dağlar, nehirler, tüm canlılar ve cansızlar, her zaman aynı durumda kalır. Zamanın olmadığı bu dünya, bir tür durağanlık ve sabitlik gibi düşünülebilir. Saçma ama mantıklı öyle değil mi?

Hadi mantıklı bir şekilde saçmalamaya devam edelim; Varlık zaten var olduğu için var olmak zorundaysa, o halde yokluk da bu mantıkla düşündüğümüzde yok olmak zorundadır. Eğer yokluk denen şey var olsaydı o zaten varlık olmuş olurdu ki zaten ona yok diyemezdik.

O halde biraz daha mantıklı saçmalamaya devam edebiliriz. Yokluk denen bir şey olmadığı için varlık dediğimiz şey yokluktan meydana gelebilir mi? Kesinlikle imkânsız. Çünkü zaten az önce yokluğun olmadığını kabul ettik. Ve yine çünkü; eğer yokluk var olan bir şey olsaydı yokluk olmazdı.

Sanırım az da olsa saçmalamayı bırakıp artık biraz mantıklı bir şeyler söylemeye başladık. Ve nihayet geldik o meşhur Latince cümleye “Ex Nihilo Nihil Fit” yani Hiçten hiçbir şey çıkmaz”

Bu düşünce, Antik Yunan filozofu Parmenides ve daha sonra Romalı filozof Lucretius gibi isimler tarafından dile getirilmiştir. Parmenides, bu ilkeyi eğer bir şey var olacaksa, bu şeyin varlığının bir kaynağı olmalıdır; varlık bir kez ortaya çıktıysa, onun yoklukla yer değiştirmesi de imkânsızdır fikrinden yola çıkarak yazmıştır. Dolayısıyla, var olan her şeyin ezeli ve ebedi olması gerektiğini öne sürmüştür.

Peki, yokluktan varlık meydana gelemiyorsa sizce de varlığın en başından beri var olması gerekmiyor mu? Hadi bakalım oldukça fantastik bir hikâyeye doğru gidiyoruz;

Ne demiştik, Parmenides’in temel görüşü “Varlık vardır, yokluk yoktur” şeklindeydi. Parmenides var olanların zaten hep var olduğuna inanıyordu; hiçbir şeyin değişmediği ve her şeyin ezeli ve ebedi olduğu bir dünyaya. Aslında bu düşünce, her şeyin sürekli bir değişim içinde olduğunu ve her şeyin zaman içinde farklı haller aldığını söyleyen düşünceye karşı bir meydan okumadır. Bu görüşe göre değişim ve dönüşüm sadece zihinsel bir yanılsamadır.

Aslında Parmenides’in bu düşüncesi onun çağdaşı olduğu Herakleitos ile taban tabana zıt bir düşünceden geliyor. Peki kimdir bu Herakleitos?  Hani şu “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz” cümlesinin sahibi olan filozof. Parmenides “hiçbir şey değişmez” derken Herakleitos ise “her şey değişir” diyordu. Çünkü Herakleitos doğada her şeyin değiştiğini gözlemlemiş ve deneyimlemişti. Parmenides ise bir rasyonalist olarak ve son derece radikal bir tutumla deneyime değil rasyonaliteye inanıyordu. Yokluk var olan bir şey olamayacağına göre varlık vardır önermesine de sadece aklıyla ulaşmıştı.

Parmenides, “varlık vardır, yokluk yoktur” anlayışıyla ilerleyen dönemlerde felsefi tartışmalara önemli bir katkı yapmıştır. Ona göre, sadece “varlık” gerçek anlamda vardır, çünkü varlık, kendisiyle çelişmez, sürekli olarak vardır ve değişmez. Yokluk ise, tanımı gereği, var olmayan bir şeydir; dolayısıyla hakkında konuşulamaz veya düşünülemez.

Evet, Parmenides, yokluğun düşünülemez olduğunu savunuyordu çünkü yokluk bir şey olsaydı, o zaman varlık olurdu ve bu da bir çelişki yaratırdı. Bu bağlamda, “yokluk var olan bir şey olamayacağına göre varlık vardır” önermesi çok mantıklı bir önerme olur. Çünkü eğer yokluk gerçek anlamda var olamıyorsa, o zaman sadece varlık vardır ve varlık zorunlu olarak gerçekliğin kendisidir.

Parmenides’in varlık açıklaması, felsefe tarihinde önemli bir noktadır. Çünkü o kendinden önceki doğa filozoflarından farklı olarak tüm insani deneyimleri oyunun dışına atmış sadece düşünceden, düşüncenin kendisinden hareket etmiştir. Ona göre düşünmenin nesnesi yalnızca gerçek bir var olan olabilirdi. Yani aslında Parmenides kısaca şunu diyordu; “Yaşadığımız her şey sadece düşüncedir.”

Gelin bu düşünceyi daha basite indirgeyerek bir örnekle açıklamaya çalışalım. Karşımızda bir masa olduğunu var sayalım; masanın üzerinde bir meyve tabağı ve tabağın içinde de kırmızı bir elma olsun. Bu elmayı, elma yapan ve onun elma olurluğuna ait olan özellikler var değil mi? Neden ona elma dediğimizi açıklayan, elmaya ait özellikler. Nedir bunlar? İlk başta aklımıza gelenler; Şekli, kokusu, rengi, tadı öyle değil mi? İşte bu noktada Parmenides diyor ki elmanın kokusunu, rengini, tadını ondan alsak bile yine de zihnimizde bir elma imgesi olacaktır. Peki ya karşımızda ki elmayı hatta sadece elmayı da değil tabağı ve masayı da karşımızdan kaldırsak yine de zihnimizde bir elma imgesi kalmaya devam eder mi? Tabii ki eder. Parmenides’in dünyasından konuşursak “Düşünülen her şey vardır.”

Gelin Parmenides’in diliyle başka bir örnek daha verelim. Renk kavramı vardır öyle değil mi? Yani size siyah bir çanta düşünün dersem birçok çanta hayal edebilirsiniz ama rengi herkes için siyahtır. Ya da Kırmızı bir palto hayal edin dediğim de paltonun düğmeleri, yakası, astarı, kumaşı hepinizin düşüncesinde farklı olabilir ama hepsinin rengi hepiniz için kırmızıdır. Nesneleri farklı şekillerde düşünsek de renkleri asla bir nesnenin üzerinde olmadan düşünemeyiz. Ama nesne olmadan bir rengi hayal edemesek de renklerin olmadığını da söyleyemeyiz.

Hadi buyurun, geldik mi yine Hegel’e? Hegel ne diyordu;

“Bilginin tüm öğeleri zihnin eseridir ve insan kendisinin yaratmadığı sadece içinde doğduğu bir dünyayı deneyimlemektedir. Bu dünya da bütünüyle zihnin eseridir.”

Bu düşünce, Hegel’in “Mutlak İdealizm” olarak bilinen felsefi sisteminin bir parçasıdır. Ona göre, zihin (Geist) ve dünya (veya doğa), birbirlerinden ayrı değil, birbirini tamamlayan unsurlardır. Zihin, dünyayı yaratır, ama aynı zamanda dünya da zihni şekillendirir. Bu karşılıklı etkileşim, sürekli bir gelişim ve dönüşüm halindedir.

Ama ben daha fazla Hegel felsefesine girerek canınızı sıkmak istemiyorum. Ama size küçük bir sır vereyim mi? İnanın bana ister siyaset ister ekonomi ister edebiyat konuşun bir şekilde ya Marx’a ya da Hegel’e bir ucundan girmek zorunda kalıyorsunuz; bu ikisinden de kurtuluş yok.


Yorum bırakın