Fransız filozof ve matematikçi Blaise Pascal “İnsanın mutsuzluğunun tek nedeni, odasında sessizce ve huzur içinde oturmasını bilmemesidir” demiş. Pascal’ın bu tavsiyesini uymak maalesef yoğun tempolu şehir hayatını yaşarken çok kolay olmuyor çünkü bizler modern hayatın kaosu içerisinde genellikle dış dünyaya odaklanıyor ve kendimizi doğru ya da yanlış çevremize göre şekillendiriyoruz. Oysaki bütün geçmiş öğretiler Pascal gibi bazen bulunduğumuz ortamdan uzaklaşarak kendi içimize dönmemizi, kendimize çekilerek sessizlik ve huzur içinde içsel bir yolculuğa çıkmamızı söylüyor.
Bizler ise genellikle bu içsel yolculuğa, yalnızlıkla yüzleştiğimiz ya da kayıplarımızla başa çıkmak zorunda kaldığımız anlarda çıkıyoruz. Hayatımızdan biri sessizce çekilip gittiğinde onun verdiği boşluk kendimize doğru yaptığımız yolculuğun başlangıcı oluyor.
Birinin gitmesinin ne demek olduğunu iyi bilirim. Aranızda bunu bilmeyeniniz de yoktur zaten çünkü “Gitmek” kavramı bazen bizi bir ayrılıkla bazen bir ölümle bazense bir terkedilişle bütünleştirir. Aslına bakılırsa gidişin nedeninin ne olduğun da pek bir önemi yoktur o gidişin bizde hissettirdiği duygu çok daha önemlidir.
O hiç istemediğimiz, o hiç beklenmeyen gidiş gerçekleştiğinde kabullenmemenin verdiği boşluğun yerini büyük bir acı doldurur önce, sonraki günlerde ise zaman zaman yokluk hissi daha da fazlalaşsa da zamanla acıya alışmaya başladığını hissedersin; derken üzerinden geçen zaman seni öyle bir noktaya getirir ki yokluğunu hissettiğin kişinin eksikliğine alışır hatta unutmaya bile başlarsın ve sonra gün gelir hiç böyle bir şey olmamış gibi, sanki tüm bunlar başka birinin başından geçmiş şeylermiş gibi gelir insana. Sanki bir şeyleri sahiden sonsuza dek kaybetmemişsin gibi.
Aslında hiç kimseye ihtiyacın olmadığını en çok ihtiyaç duyduğun kişi öğretir ya sana; işte o anda, yalnızlığın içindeki gerçek güçle tanışırsın. Kaybetmenin öğrettiği en derin derslerden biri de budur: Kendinle baş başa kalmanın verdiği o ürkütücü ama bir o kadar da özgürleştirici farkındalık. Hayatında belki de büyük bir önemi olan o kişinin gidişi seni sarsar, savurur, hatta bazen seni olduğun kişiden uzaklaştırır; ama bu süreç sonunda yalnız kalmanın, tek başına ayakta durabilmenin aslında bir zayıflık değil, güç olduğunu anlarsın.
Kendi içsel yolculuğuna çıktığında fark edersin ki, insanların varlığı bazen bir gölge gibidir: Gittiklerinde karanlıkla yüzleşmen gerekir, ama karanlık her zaman korkutucu değildir. Karanlığın içinde yankılanan sessizlik bir süre sonra yerini kendi sesine, kendi düşüncelerine bırakır. Bu, insanın kendine varışının en saf halidir.
Ve bir gün, o sessizliğin içinde huzur bulmayı öğrendiğinde, dış dünyanın karmaşası ya da insanların hayatına girip çıkmaları senin için daha az önemli hale gelir. Gidişler, ayrılıklar, kayıplar… Hepsi birer sınavdır ve bu sınavdan geçtiğinde yalnızlık artık senin için bir eksiklik değil, bir bütünlük olur.
Pascal’ın dediği gibi, belki de mutsuzluğumuzun kaynağı gerçekten de kendi sessizliğimizden kaçmaktır. Ancak bir kez o sessizlikle barıştığında, insan kendisiyle olmanın huzurunu keşfeder.
Bana göre Pascal’ın “sessizlikte oturmayı bilmemek” üzerine yaptığı bu vurgu, yalnızca modern bireyin dışsal dünyaya kaçışını değil, aynı zamanda insanın kendinden kaçışını da işaret eder. Çünkü insan, kendi varoluşuna dönmekten, kendi içindeki uçsuz bucaksız boşlukla yüzleşmekten çoğu zaman korkar. Şehir hayatının gürültüsü, bize yaftalanan sosyal rollerimiz, ilişkilerimiz ve günlük koşuşturmalar bu derin yüzleşmeden birer kaçış noktası haline gelir. Kim bilir belki de insan, içindeki karmaşayı bastırmak için dış dünyanın karmaşasına sığınıyordur.
Felsefi açıdan baktığımızda ise bu kaçış aslında Heidegger’in “Dasein” kavramında tarif ettiği “kendilikten kaçışa” benzer. Varlık, kendini ancak kendiyle yüzleşerek, kendi varoluşunun anlamını sorgulayarak bulabilir. Fakat çoğu insan bu yüzleşmeden korkar, çünkü bu yüzleşme, varoluşunun temellerine inmek demektir. Ve sessizlikte oturmak, bir nevi varoluşsal boşluğa bakmaktır. Bu boşluk ise insanın hem varoluşsal anlamı aradığı hem de o anlamı kaybettiği yerdir. Bu yüzden “yalnızlık” sadece fiziksel bir durum değil, aynı zamanda bir varoluş halidir. Sartre’ın dediği gibi, “cehennem başkalarıdır.” Ama bu söz, yalnızca başkalarının bize çektirdiği acıdan değil, aynı zamanda kendimizi onlara göre tanımlamamızdan da kaynaklanır. Başkalarının varlığına ihtiyaç duyduğumuzda, onların gözleriyle kendimizi görür ve varlığımızı onlara göre değerlendiririz. Bu da kendi kendimizle olan bağımızı zayıflatır.
İnsan, bu varoluşsal yalnızlıkla baş etmeyi öğrendiğinde, kayıpların da aslında bir tür dönüşüm olduğunu fark eder. Çünkü her gidiş, yalnızca bir ayrılış değil, aynı zamanda bir yeniden doğuştur. Her kayıp, insanın kendi varoluşunu yeniden şekillendirmesi için bir fırsattır. Nietzsche’nin dediği gibi, “Öldürmeyen şey, bizi güçlendirir.”
Bu nedenle ben kendi adıma Pascal’ın “sessizlik” vurgusunu, insanın kendi varoluşuna ulaşmasının anahtarı olarak görüyorum. Sessizlik, dış dünyanın gürültüsünden sıyrıldığımızda kendimizle baş başa kaldığımızda bulduğumuz o derin huzurdur. Ve bu huzur, yalnızca dışsal mutluluklardan değil, içsel bir denge ve kabulden kaynaklanır. Gidenlerin ardından hissettiğimiz acı da bu içsel dengeye giden yolda bir duraktır; bizi kendi varlığımızın derinliklerine taşıyan bir durak.
