Anılar ve Zaman

“Bugün dünlerin toplamıdır” Henri-Louis Bergson

Zaman… Hayatımızın her anına eşlik eden, ama ne tam olarak anlayabildiğimiz ne de kesin bir tanımını yapabildiğimiz bir kavram. Biz bu kavramı sadece başlayan, geçen, giden, biten kelimeleriyle anlamlandırabiliyoruz. Bir saatin tik taklarıyla ölçtüğümüzü sansak da hala bizim için gizemini koruyan zaman dediğimiz şey gerçekten bu mudur?

Fransız filozof Henri-Louis Bergson’a göre; Yaşam, önceden belirlenmiş bir düzeni takip eden mekanik bir süreç ya da bir devinim değil aksine yaratıcı ve sürekli kendini yeniden şekillendiren bir akıştır. Bergson bu düşüncesini kendi felsefesinde “Hayat Hamlesi (Elan Vital)” olarak tanımlıyor.

Bergson, yanımızdan akıp geçen zaman içinde yaşadığımız anılarımızın, şimdiki algımızı etkilediğine inanıyordu. Ona göre geçmişte yaşadığımız bir olay, şimdiki zaman içinde algılama biçimimizi de belirliyordu. Bergson, bir şarkıyı ilk kez duyduğumuzda bizde hiçbir his uyandırmazken yıllar sonra aynı şarkıyı tekrar duyduğumuzda, yaşadığımız eski bir anıyı hatırlayarak o anki duygularımıza tamamen yön verebildiğini fark etmişti. Ona göre geçmişte yaşadığımız deneyimlerimiz zamanın akışını değiştiriyordu.

Gerçekten de zamanın hızlı ya da yavaş geçtiğini hissetmemiz, yaşadığımız olaylara ve psikolojik durumumuza bağlıdır. Keyifli bir sohbetin nasıl hızla geçtiğini, sıkıcı bir toplantının ise bir türlü bitmek bilmediğini hepimiz deneyimlemişizdir. Bu, Bergson’un “Süre (Duree)” kavramına dayanır. Çünkü ona göre gerçek zaman, mekanik saatlerle değil, yaşadığımız deneyimlerin yoğunluğu ile ölçülür.

Ayrıca Bergson için zaman sadece geçmiş, şimdi ve gelecek olarak bölünmüş değildi aksine zaman kesintisiz bir bütündü ve sadece olan ise yaşanmış anılarımız ve deneyimlerimiz sayesinde onu farklı şekillerde algılamamızdı.

Bergson’a göre zaman, sürekli değişen ve durmayandır. Bu sürekliliği sağlayan ve bilinçte bağlantı kuran da hafızadır. Bu yüzden Bergson için zaman asla ölçülemez sadece akar gider ve zamanın içinde olanlar, zamana karışıp zamanla beraber ilerler geriye kalan ise zamana dair sadece anılardır.

Gerçekten de Bergson’un dediği gibi zamanı belirleyen şey anılarımız olabilir mi?

Sanırım Bergson’un anılar ve zaman hakkındaki bu ilginç düşüncesinin detaylarına girmeden önce “Zaman” kavramının düşün dünyasındaki yerini anlamamız gerekecek.

Felsefe tarihine baktığımızda ilk olarak Antik Yunan filozoflarının zaman üzerine farklı düşüncelerini görürüz. Örneğin, onlar zamanın üç farklı yüzü olduğuna inanıyorlardı:

  1. Khronos – Geçip giden, ölçülebilen zaman. Saatlerin ve takvimlerin yönettiği zaman anlayışı tam olarak budur.
  2. Kairos – Bir anın değeri, yaşadığımız anın kalitesi. Bir dostla geçirilen güzel bir akşam.
  3. Aion – Sonsuzluk ve değişmezlik. Yani zamanın üzerimizdeki etkisinden öte sürekli ve durağan bir zaman anlayışı olması.

Örneğin Antik Yunan filozofu Herakleitos değişim ve oluş fikriyle zamanı sürekli akış halinde olan bir gerçeklik olarak ele almıştır. Ona göre “aynı nehre iki kez giremezsiniz” çünkü hem siz hem de nehir sürekli değişim halindedir.

Platon’un diyaloglarına baktığımızda ise içinde yaşadığımız dünya her ne kadar bir amaç için tasarlanmış olsa da döngüsel bir zamansallığa sahiptir. Bu bağlamda Antik Yunan’da zamanın döngüsel bir karakterde olduğuna vurgu yapan ilk düşünür Platon olmuştur.

Antik Çağ Felsefe geleneğinin Sokrates ve Platon ile birlikte Sistematik Dönemini temsil eden Aristoteles ise “Zaman” kavramının tanımı ile uğraşmıştır. Çünkü ona göre zamanı anlamın tek yolu onun ne olduğunu anlamaktır. Bu nedenle Aristoteles zamana ilişkin düşüncelerini ortaya koyarken kendisinden önce gelen düşünürlerin zaman anlayışlarını tamamen reddetmek yerine onların düşüncelerini kendi sistemine yorumlayarak alır ve “Zamanın Paradoksları” adını verdiği zamana ilişkin argümanlarını iki soru üzerinden şekillendirir. Bu sorular; “Zamanın, gerçek bir varlığı var mıdır?” ve “Zamanın doğası nedir?” sorularıdır.

Ona göre, zaman, geçmiş, gelecek ve şimdi olarak parçalanabilir parçalardan oluşur.

Zamanın, geçmiş olan parçası var olmuştur, gelecek olan parçası ise henüz var olmamış ama var olacaktır. Aristoteles’e göre Geçmiş, yaşanmış ve bitmiştir. Gelecek ise henüz yaşanmamıştır. Bu durumda zamanın geçmiş ve gelecek olan her iki parçası aslında yokluğa karşılık gelmektedir. Bu noktada Aristoteles’in sorusu, iki yokun nasıl olup da bir araya gelip var’ı ortaya çıkarabileceğidir?

Aristoteles’in zaman kavrayışında “şimdiki an” zamanın parçası olarak görülmez. Ona göre zamanın hiçbir parçası şimdi olamaz. Eğer “şimdi” zamanın bir parçası olsaydı “an” olurdu. Oysa Aristoteles’e göre an, zamanın bir parçası değildir. Sadece “şimdiki an” bir önceki “şimdiki an’ı” sonlandırarak onu geçmiş yapmaktadır. Bu nedenle “an”, geçmiş ile gelecek arasında bir sınır durumudur. İşte bu yüzden Aristoteles’e göre an, zamanın bir parçası olamaz. Böylece Aristoteles zamanı, belirli bir hareket değil genel anlamda bir hareket yani bir değişim olduğu sonucuna varır.

Zaman hakkında farklı ve enteresan bir bilgiyi bizlere gösteren bir diğer filozof ise ünlü Alman Filozof Immanuel Kant’dır. Kant zaman üzerine beş temel argüman öne sürmüştür. Ona göre zaman, herhangi bir deneyimden türetilen bir kavram değildir; aksine, deneyimlerin ön koşuludur. Zaman olmadan olayları art arda veya eş zamanlı olarak algılayamayız. Kant, zamanın insan zihninin dünyayı düzenleme biçimlerinden biri olduğunu ve nesnel gerçeklikten bağımsız olduğunu söyler. Yani, biz zamanı zihnimiz sayesinde varmış gibi algılıyoruz.

Kant’ın zaman hakkındaki bu beş argümanına göre;

1. Zaman, ampirik bir kavram değildir.

Kant’a göre zaman, deneyimlerden çıkarılmış bir kavram değildir. Yani, biz zamanı duyularımızla doğrudan algılamayız. Aksine, tüm deneyimlerimiz zamanın içinde var olur. Zaman, dünyayı algılamamızın bir ön koşuludur.

Örnek: Gökyüzüne baktığımızda bulutların hareket ettiğini görürüz. Ama bu hareketin olduğunu anlamak için zaman kavramına zaten sahip olmamız gerekir. Zamanı gözlemlemez, ama hareketi zaman içinde algılarız.

2. Zaman, zorunlu bir tasarımdır (a priori bir formdur).

Kant, zamanın a priori olduğunu, yani deneyimden önce geldiğini söyler. Deneyimle öğrenilmez, çünkü zaman olmadan zaten bir deneyim yaşamak mümkün değildir.

Örnek: Hiçbir zaman kavramı olmadan dünyaya gelen bir kişi düşünün olayların hangi sırayla gerçekleştiğini bilebilir miydi? Zaman, olayları art arda veya eş zamanlı olarak dizmemizi sağlar.

3. Zamanın sonsuz bir büyüklüğü vardır.

Kant’a göre zaman, sonsuz bir bütündür. Zamanı bir başlangıcı veya sonu olan bir şey olarak düşünemeyiz.

Örnek: Diyelim ki evrenin 13,8 milyar yıl önce başladığını söylüyoruz. Peki, bu başlangıçtan önce ne vardı? Eğer “hiçbir şey” diyorsak, bu bile bir zaman algısını gerektirir. Yani zaman, başlangıcı ve sonu olmayan bir biçimde düşünülmelidir.

4. Zaman, olayların ardışıklığını belirleyen bir formdur.

Kant, zamanın nesnelerin ya da olayların bir özelliği değil, zihnin olayları sıralama biçimi olduğunu söyler. Yan aslında zamanın kendisi gözlemlenemez, ama olayları zaman içinde düzenlediğimiz için varmış gibi algılarız.

Örnek: Bir film izlediğimizi düşünelim. Film kare kare ilerler ama biz onu akıcı bir hareket olarak görürüz. Bunu böyle algılamamız zaman sayesinde olur.

5. Zaman, duyusal sezginin bir formudur

Kant’a göre zaman, sayılarla veya matematiksel ölçümlerle tam olarak kavranamaz. Zaman, diskursif (mantıksal) bir kavram değil, sezgisel bir algıdır. Yani bizler zamanı parçalara bölerek değil, sürekli bir akış olarak deneyimleriz.

Örnek: Bir müzik parçasını dinlerken, notaları tek tek ayırt edebiliriz, ancak melodiyi anlamak için tümünü bir bütün olarak duymamız gerekir. Zaman da böyledir: Anları tek tek ele alabiliriz, ama gerçekte bir süreklilik içinde algılarız.

Neyse, lafı daha fazla uzatmadan artık şunu diyebiliriz ki Antik Yunandan Newton’a kadar zaman mutlak kabul edilen bir kavramdı. Yani zaman, evrende tıpkı bir ırmak gibi akıp gidiyor, biz de bu akışa kapılıyorduk.

Ama sonra Albert Einstein geldi ve dedi ki: “Zaman görecelidir!”

Yani zaman, gözlemciye ve hareket hızına bağlı olarak değişebilir. Bir insan ışık hızına yakın hareket ederse, zaman onun için daha yavaş akacaktır. İşte bu, “zaman” dediğimiz şeyin aslında sabit bir şey olmadığını, algımıza ve konumumuza göre değişebileceğini kanıtlayan devrim niteliğinde bir düşünceydi.

“Zaman” hakkında söylediğimiz bu kadar şeyden sonra sanırım artık Henri Bergson’un zaman anlayışına gelebiliriz.

Fransız filozof Henri Bergson için zaman akıp giden, takvim yapraklarından ibaret değildi; kişisel deneyimlerimizle şekillenen bir şeydi. Yani zaman, aslında ölçülebilir bir olgu değil, hissettiğimiz bir akış haliydi.

Bergson, zamanı “mekanik zaman” ve “gerçek zaman” olarak ikiye ayırır. Mekanik zaman, saatler ve takvimlerle ölçtüğümüz zamandır; gerçek zaman ise, deneyimlerimizin içinde süzülen, akıp giden, geriye dönüp değiştirilemeyen anılarımızla oluşan süredir. İşte bu yüzden Bergson, zamanın ölçülebilen bir şey değil, zihnimizin derinliklerinde yaşadığımız bir akış olduğunu savunur.

Yaşam denilince, bir canlının tüm hayatı boyunca, doğumdan ölümüne kadar geçen zaman içerisinde deneyimlediği her anın bütünü akla gelir. Yaşam kelimesinin gerçek anlamı da aslında yaşanmışlıkların toplamı değil midir? Bu yaşanmışlıklar bizim bilinç durumumuzu hatta karakterimizi, kişilik yapımızı oluşturur.

Henri Bergson, geçmişin bilinçli olarak hatırlanmasını, davranışımızı bilinçsizce etkileyen öğrenilmiş alışkanlıklardan ayırmıştı. Bergson’un iddiası, geçmişin bilinçli ve bilinçsiz olarak, iki biçimde anımsandığını üzerinedir. Fakat her ikisi de şimdiki anımızı kesinlikler etkiler.

Gelin bunu bir örnekle açıklayalım. Örneğin ilk defa karşılaşılan birine karşı hissettiğimiz duygu onu ilk defa görmemize rağmen bizde nasıl ve neden oluşur?

Bergson diyor ki; Bu kişide o anda gördüğümüz bir davranış, bir bakış ya da bir koku yani herhangi bir gösterge, tanıdığımız başka bir kişiyle benzer özellikler gösterebilir. İşte bu benzerlik, ilk defa karşılaşılan kişiye karşı olumlu ya da olumsuz bir duygu beslenmemizi sağlar. Ve söz konusu bu duygu, kesin olarak yaşadığımız bir anıyla doğrudan bağlantılıdır.

Bergson’un zaman anlayışında anılar ve deneyimler, zaman algımızı sürekli olarak değiştiren şeylerdir. Çünkü o, zamanı mekanik bir ölçüm olarak değil, bilincimizde sürekli dönüşen bir akış olarak görüyordu. Bu yüzden, aynı zaman dilimi herkes için farklı hissedilir ve hatta aynı kişi bile farklı durumlarda bizim için değişkenlik gösterebilir. Bergson, hafıza ve zaman arasındaki bu ilişkiyi “Süre” (Duree)” kavramı ile açıklar.

Bergson’un bu görüşü, önemli tespittir. Anılarımız yalnızca geçmiş olayları hatırlamak değildir, aynı zamanda kim olduğumuzu, nasıl düşündüğümüzü ve geleceğe nasıl baktığımızı da belirleyen önemli verilerdir.

Bergson’un düşüncelerini bu kadar önemli yapan, felsefeye “Süre” ve “Hayat Hamlesi” gibi iki önemli kavramı kazandırmasıdır.

Duree (Süre) – Zamanın Gerçek Akışı

Bergson’un Süre (Duree) kavramı, onun zaman anlayışının merkezini oluşturur. Ona göre zaman, saatlerle ölçtüğümüz mekanik bir şey değildir; aksine, kişisel deneyimlerimiz içinde akıp giden, kesintisiz bir bütünlük taşıyan bir akıştır.

Örneğin, bir film izlediğinizi düşünelim. Eğer filmi sadece sahne sayısına ve süresine göre değerlendirirsek, bu mekanik zaman olur. Ama filmi izlerken içine dalıp zamanı unuttuğunuzda, hissettikleriniz ve sahnelerin bizde bıraktığı etkiler, süre kavramına girer.

Bergson’a göre hafıza ve anılar da sürenin ayrılmaz bir parçasıdır. Yaşanmış geçmişimiz biz ne kadar unutmaya çalışsak da bilinç içinde sürekli hareket eder, şimdiki zamanla birleşerek geleceğimize yön verir.

Elan Vital (Hayat Hamlesi) – Yaşamın İleriye Doğru Akışı

Bergson’un Elan Vital kavramı, hayatın sürekli bir yaratım ve evrim içinde olduğunu anlatan bir fikirdir. Evrimi yaşama yön veren, itici bir güç olduğunu söyler.

Bunu şöyle düşünebiliriz: Evrimde hayat, önceden belirlenmiş bir düzeni takip etmez, sürekli yeni yollar, yeni seçimler ve imkanlar yaratarak ilerler. Çünkü ona göre evren ve yaşam, bir makine gibi önceden belirlenmiş, parçalarına ayrılabilir bir sistem değildir. Bunun yerine hareketli, yaratıcı ve öngörülemez bir süreçtir. İşte bu yaratıcı güç Elan Vital (Hayat Hamlesi)’dir.

Günümüz dünyasına gelecek olursak, zaman artık neredeyse tamamen ekonomik bir kavram haline geldi. Sanayi Devrimi’yle birlikte zaman üzerindeki baskı arttı. Eskiden mevsimlere, doğanın döngüsüne göre yaşayan insanlık, şimdi saatlerle yönetilen, dakikaların bile hesaplandığı bir düzenin içine sıkıştı. Örneğin “Zaman paradır” anlayışı, modern hayatı şekillendiren en önemli fikirlerden biri haline gelmedi mi? Ama Bergson’un bize hatırlattığı bir şey var: Gerçek zaman, yani “Süre” (Duree), saatlerin ölçtüğü şey değil, bizim onu nasıl deneyimlediğimizdir.

Düşünsenize çocukken zaman nasıl da yavaş akıyordu, öyle değil mi? Yaz tatili sonsuzmuş gibi gelirdi hepimize… Oysa yaş ilerledikçe zaman adeta hızlanıyor, yıllar su gibi akıp gidiyor. Bunun nedeni, Bergson’un dediği gibi, zamanın zihnimizde anılar ve deneyimler üzerinden şekillenmesi olabilir mi? Kim bilir belki de zamanın hızlanması, yaşadığımız anlara eskisi kadar yoğun anlam yükleyemememizden kaynaklanıyordur.

Şurası kesin ki zaman kavramı asla tam olarak çözemeyeceğimiz bir gizem olarak kalacak. Ancak kesin olan bir şey var: Zamanı gerçekten yaşamak tamamen bizim elimizde. Bırakın Khronos’un zorunlu akışı üzerimizden akıp geçsin bizler geçip giden zaman içinde Kairos’un  o muhteşem anlarını yakalamaya çalışalım.


Yorum bırakın