Bir gün daha sona erecek. Yine bir şeyler seçeceğiz bugün. Uyanmayı, çıkmayı, susmayı, konuşmayı, görmezden gelmeyi… ya da cesaret edip bakmayı. Her şey bir seçim değil mi zaten?
Seçimler, seçimler, seçimler! Biz seçim yaptıkça önümüze gelen yeni seçenekler, her seçimden sonra karşımıza çıkan yeni olanaklar, seçimlerimizle oluşan yeni bir dünyanın içinde yaşadığımız yeni hayatlar ve bu yeni hayatlarda yine seçmek zorunda olduğumuz yeni seçenekler.
Sonsuz bir döngü içinde son nefesimize kadar yaptığımız tek şey seçimlerimizle oluşturduğumuz hayatlarımız.
Belki de sırf bu yüzden kendi isteğimizle gelmediğimiz bir dünyada anlamsız bir hayat yaşadığımızın artık farkına varmalıyız. Evet, yaşadığımız dünya ve bu dünyada yaşadığımız hayatın bir anlamı yok. Dünya dediğimiz bu mavi gezegen hiçbir nedeni ve hiçbir anlamı olmadan var olan evrendeki milyarlarca yıldızdan bir tanesi. Ne bir amacı var ne de bir nedeni. Kendi içinde hiçbir anlamı olmayan bu dünyaya ve yaşadığımız anlamsız hayatlarımıza gerçek anlamını verenlerin bizler olduğunun artık farkına varmalıyız. Bu anlamsızlığa anlam katan bizleriz çünkü yaşadığımız hayatlarımıza anlam veren biziz.
Bu düşünce sizi biraz ürkütmüş olabilir. Ama işte bu tam olarak varoluşçuluğun ta kendisidir.
Varoluşçuluk olarak da bilinen egzistansiyalizm, bireyin özgürlüğünü, sorumluluğunu ve kendi anlamını yaratmasını vurgulayan bir felsefi akımdır. Bu akım, varoluşun özden önce geldiğini savunur. Daha basit bir anlatımla varoluşumuzun bir anlamı yoktur anlamı olan tek şey özdür. Bu yüzden varoluş özden önce gelir. Varlığımıza anlam katan ise sadece özümüzdür. Bu özü ise biz kendimiz meydana getiririz; ilk nefesimizi aldığımız andan itibaren son nefesimize kadar yaptığımız sadece özümüzü meydana getirmektir.
Yani kısaca bilmemiz gerekli olan tek şey insanların dünyaya belirli bir amaçla gelmediğidir. Yani var olduğunuz için kendinize çok büyük anlamlar yüklemeyin. Anlamı olan tek şey kendi amacımızı ve değerlerimizi kendimiz yaratan bizleriz.
Egzistansiyalizme göre, dünya anlamsızdır ve birey bu anlamsızlık içinde kendi anlamını bulmak zorundadır. İşte bu da kolay bir iş değildir. Bu durum, bireyde kaygı ve sorumluluk duygusu yaratan büyük bir meseldir. İnanın bana bir kaygı yaratmıyorsa bile emin olun ki yaratmak zorundadır.
Varoluşçuluğa göre, dünyaya doğduğumuzda, doğduğumuz dünyanın ve daha genelinde evrenin bizim için önceden belirlenmiş bir anlamı veya amacı yoktur. Bizim için anlamlı olan şeyler, kendi deneyimlerimiz, seçimlerimiz ve eylemlerimizle şekillenir. Bu nedenle, dünya kendi başına anlamsızdır; ona gerçek anlamını biz yükleriz.
Peki bunu nasıl yaparız?
Eylemlerimiz ve seçimlerimizle. Örneğin, bir sanat eseri yaratmak, bir ilişki kurmak veya bir amaca ulaşmak için çalışmak, hayata anlam katmanın yollarıdır. Varoluşçuluğa göre, anlam dışarıda bir yerde bulunmaz; onu kendi içimizde biz yaratırız.
Aslında bu biraz karmaşık bir konu ama varoluşçular, anlamı bulmanın her bireyin kendi sorumluluğu olduğunu söyleyerek bu düşünceyi daha bir öznel hale getirirler. Yani olay yine bizde bitiyor.
Peki bu ne demektir?
Bu tam olarak hayatın anlamını keşfetmenin kişisel bir yolculuk olduğu anlamına gelir. Bu yolculukta, deneyimlerimiz, seçimlerimiz ve eylemlerimizle kendi değerlerimizi ve amaçlarımızı yaratırız. Yani, hayatımızın anlamı, yaptığımız seçimlerle ve bu seçimlerin sonuçlarıyla şekillenir.
O zaman bu dünyada yaşayan, yaşamış olan hatta yaşayacak olan her bireyin kendine özel bir dünyası mı vardır?
Evet. Kesinlikle! Varoluşçuluk, her bireyin kendi benzersiz anlamını yarattığı bir dünyası olduğunu savunur. Bu düşünce de bizi “hayatın anlamının kişiden kişiye değiştiği” bir dünya fikrine götürür. Örneğin, bir kişi için aile ve ilişkiler hayatı için en önemli anlam kaynağı olabilirken, bir diğeri için kariyer veya sanatsal ifade daha önemli olabilir. Hatta bazılarımız için “Para, güç, iktidar hırsı” tek gerçek anlamdır. Önemli olan ise bireyin kendi değerlerini ve tutkularını keşfederek, onlara uygun bir yaşam kurmasıdır.
Her bireyin kendi önceliğine uygun bir hayat kurabilmesi ise bireyin mutlak özgürlüğüne dayanır. Bu da mutlak bir özgürlüğü beraberinde getirir, hatta özgürlük zorunlu olmak zorundadır.
İşte geldik mi Jean- Paul Sartre’ın o ünlü sözüne: “İnsanlar özgürlüğe mahkumdur çünkü özgür olmak zorundadır”
Bu özgür olma zorunluluğu özgür seçimler yapabilmemiz için ilk zorunlu nedendir. Çünkü biz insanlar varoluşumuzu seçimlerimizle meydana getiririz. Ve yine çünkü; bizler seçim yapmaktan kaçınamayız ve her zaman, her an bir şeyler seçmek zorunda olduğumuz bir dünyada yaşıyoruz.
Her yaratımın bir bedeli vardır. Bu özgürlük, beraberinde büyük bir sorumluluk da getirir hatta getirmek zorundadır. İşte özgürlüğümüze karşılık ödenen bedel: “Sorumluluktur”
Yaptığımız seçimlerin sonuçlarından sadece biz sorumluyuz ve bu da bazen kaygı verici olabilir.
Varoluşçuluk felsefesi işte bu sorumluluğun farkında olmamızı ve onu kabullenmemizi sağlar. Bize, seçimlerimizin sadece bizi değil, aynı zamanda yakınlarımızı, çevremizi hatta dünyayı da etkilediğini hatırlatır.
Bakın burada çok ince bir nokta var. Özgürlük peki ama nereye kadar özgürlük?
Varoluşçuluk, bireyin kendi anlamını yaratmasını teşvik ederken, toplumsal değerleri ve ahlaki kuralları tamamen reddetmez. Ancak, bu değerlerin ve kuralların sorgulanmasını ve bireyin kendi değerlerini oluşturmasını savunur. Yani toplumsal normlar bireyin özgürlüğünü kısıtlıyorsa birey toplumsal normlara körü körüne uymak yerine, kendi ahlaki pusulasını kendisi oluşturmalıdır.
Yahu düşünsenize kendi varoluşumuzu yaptığımız özgür seçimlerle kendimiz oluşturuyorsak bir de üstüne yaptığımız seçimlerin sorumluluğunu da almak zorunda bırakılıyorsak bırakın da toplumsal normları az da olsa sorgulayabilelim.
Toplumun içinde yaşıyor olmak, kaçınılmaz olarak bir takım kurallara, normlara, geleneklere ya da en azından yazılı ya da yazılı olmayan değerlere uymayı beraberinde getirir. Ancak bu normlar her zaman bireyin içsel değerleriyle, inançlarıyla ya da yaşamak istediği hayatla uyumlu olmayabilir. İşte bu noktada, varoluşçuluğun bireye yüklediği en büyük sorumluluk devreye girer: “Kendi değer sistemini inşa etmek.”
Bu, bireyin doğru ve yanlışı başkalarından değil, kendi düşünce sürecinden, kendi vicdanından, deneyimlerinden, aklından ve sezgilerinden çıkarması demektir. Toplumun “iyi” dediğine körü körüne inanmak yerine, “Bu gerçekten benim değerlerimle örtüşüyor mu?” sorusunu sorabilme cesaretini göstermek demektir.
Öyleyse;
Kendi anlamını yarat.
Kendi doğrularını bul.
Kendi sorularını sor.
Hazır cevaplarla yetinme.
Çünkü çoğu zaman başkasının cevabı, senin soruna cevap olmayabiliyor.
Bu ünlü Alman filozofu Immanuel Kant’ın “Sapere Aude: Bilmeye cesaret et” sözüne bir adım daha yaklaşma cesaretidir.
Bu pusula, bir başkaldırı değil, bir bilinçlenme sürecidir. Önemli olan, bireyin kendine yabancılaşmadan yaşamasıdır.
İşte size yaşadığımız toplumdan iki örnek
Bir toplumda kadının sesi kısılıyor ve sadece belirli rollerle sınırlandırılıyorsa, hiçbir kadın bu norma körü körüne uymak zorunda değildir. Kendi özgürlük anlayışı doğrultusunda bu rolü sorgulama, değiştirme ve kendi yolunu çizme hakkına sahiptir.
Toplumda “başarı” sadece kariyer ve para üzerinden tanımlanıyorsa ama birey için anlam sanatta, doğada ya da sade bir yaşamdaysa, o bireyin kendi ahlaki pusulası bu normu reddetme gücüne sahip olmalıdır.
Unutmayalım ki toplumsal normları sorgulamak, onlara savaş açmak anlamına gelmez. Bu, düşünsel bir eylemdir. Kendin olmakla ilgilidir. Çünkü birey, kendi ahlaki pusulasını oluşturmadığı sürece bir başkasının hayatını yaşamaya mahkumdur. Bir başkasının doğrularına göre yaşamak ise başkasının hayatını yaşamak demektir. Bu ise varoluşun en büyük çelişkisidir. Bu çelişkinin adı ise: “Yaşıyor gibi yapmak.”
Başkalarının doğrularına göre yaşıyor gibi yapmayın. Çünkü “Anlamı olan sensin.”
