İnsanlar felsefeyle ilgilenmekten çoğu zaman korkarlar çünkü felsefe varsayımları yıkarak kendini inşa eden bir eylemdir. Bunun nedeni de çok açıktır; varsayımları ortadan kaldırmadan gerçeğe ulaşamazsınız. Ve gün gelir bir avuç gerçeği bir kamyon dolusu olasılığa tercih ettiğiniz gün felsefe yapmaya başlarsınız.
Bu yolculuk genellikle bir şeyleri merak ettiğinizde başlar, ki felsefe yapmak bir şeyleri merak etmekle başlar. Varoluşun anlamını veya yaşamın amacını merak ettiğinizde ya da size anlatılan varsayımlar artık hayatı anlamanızda sizin için yeterli olmadığında düşünmeye başlarsınız. Düşünmek felsefenin olmazsa olmazıdır. Felsefe doğası gereği: “Soru Sorma ve Anlam Arayışıdır.”
Öyleyse hadi gelin bir soruyla başlayalım;
Kendi isteğimizle gelmediğimiz bir dünyaya doğmak, kendi seçmediğimiz bir ailenin değer yargılarıyla büyümek, bize ait olmayan bu değer yargılarıyla çok uzun yıllar yaşamak zaten saçma bir varoluş şekliyken bir de kendi isteğimizle gelmediğimiz bu dünyada belli bir süre yaşadıktan sonra ölmek daha da saçma değil mi?
Evet haklısınız, varoluşun anlamı ve yaşamın amacı üzerine düşünmek bazen kafa karıştırıcı olabiliyor. Ancak bu saçmalık insanların kendi anlamlarını yaratma ve yaşama değer katma çabalarını da beraberinde getiriyor. Belki de bu yüzden önemli olan, bu “saçma” gibi görünen dünyaya kendi anlamımızı katabilmek ve yaşamı değerli kılabilmektir.
Bu da ancak değişimle mümkün oluyor.
Hiçbirimiz bir masa ya da sandalye gibi ne olduğu önceden belirlenmiş olarak dünyaya gelen sabit varlıklar değiliz. Bizler hayatın içinde sürekli bir oluş ve değişim sürecinde olan varlıklarız. Yarın, bugün olduğumuz kişi olmayabiliriz hatta gelecekte de ne olacağımız şimdiden belli değildir. Bu yüzden her an değişebilme özgürlüğüne sahip olan canlılarız.
Mesela aileden gelen değerlerimiz ve inançlarımız, hayatımızın büyük bir bölümünde nasıl düşündüğümüzü ve nasıl davrandığımızı şekillendiriyor. Ancak zamanla, kendi deneyimlerimiz ve farklı bakış açılarıyla bu değerleri sorgulamaya ve yeniden değerlendirmeye başlıyoruz. Bu süreçte, kendi özgün değerlerimizi ve inançlarımızı oluşturmak da mümkün oluyor.
Aslına bakarsanız bizi değiştiren ve dönüştüren şey seçimlerimiz ve deneyimlerimiz. Bu değişim ve dönüşüm süreci, hayatımızın doğal bir parçası ve bizi biz yapan şey. Fakat bunun için koşulsuz bir özgürlüğe sahip olmamız gerekiyor. Özgürlük olmadan değişim mümkün olmuyor.
Varoluş felsefesinde özgürlük bu nedenle çok önemli bir yere sahip. Bu felsefeye göre, insanlar kendi seçimleriyle kendi hayatlarını yaratırlar. Ancak tek bir şartla: yaptıkları tüm seçimlerden sorumludurlar. Hayatımızın kontrolünün tamamen bizde olduğunu görmek ve bu sorumluluğu tek başına yüklenmek çoğu zaman kaygı verici bir durumdur. Ancak bu kaygı aynı zamanda, kendi hayatımızı şekillendirme gücüne sahip olduğumuz anlamına da gelir.
19. yüzyılda Varoluşçu felsefenin ilk temsilcisi olarak kabul edilen kişi Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard varoluşçu temaları ilk kez ele alan düşünürlerden biridir. Onun felsefesinde kaygı, hastalık gibi değil, insan olmanın doğal ve kaçınılmaz bir parçasıdır. Ona göre, her birey kendi varoluşunu özgürce seçmeli ve bu seçimlerden sorumlu olmalıdır. Ayrıca Kierkegaard’a göre gerçeklik nesnel değil, öznel bir deneyimdir bu nedenle her birey kendi gerçeğini kendisi yaratır.
Kierkegaard’ın bu düşünceleri, varoluşçu felsefenin de temelini oluşturmuştur.
Kierkegaard’ın ölümünden yüzyıl sonra 20. yüzyılın başlarında onun düşünceleri yeniden keşfedilmiş ve “Varoluşçuluk” denilen bir felsefi akıma dönüşmüştür. Yani, Kierkegaard varoluşçu felsefenin öncüsü olarak kabul edilse de bu felsefe onun zamanında “Varoluşçuluk” olarak anılmıyordu. Daha sonraları Sartre, Camus, Beauvoir, Heidegger gibi düşünürler sayesinde yeniden popülerlik kazanmış felsefe, edebiyat, sanat, psikoloji gibi birçok alanı etkilemiştir.
Ancak burada küçük bir parantez açmak istiyorum:
Yazıyı bir “Varoluş Felsefesi” yazısı haline dönüştürmek istemiyorum. Çünkü bu yazının asıl derdi, hayatın felsefi derinliğinden ziyade, hayata dair hissettiğimiz derin anlamsızlıkla nasıl başa çıktığımız sorusudur.
Hayatın saçmalığı üzerine düşünmek; aslında, tam da bu dünyada kendimizi bu kadar “önemli” sanırken, evrenin bizi hiç umursamıyor oluşuyla yüzleşmektir. Üzülerek söylüyorum ki yaşadığımız bu coğrafyada bu duyguyu her geçen gün biraz daha fazla ve oldukça da sert hissediyoruz. Oysaki değer görmek istiyoruz, kabullenilmek, farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşayabilmek istiyoruz. İnsan olarak, sadece var olduğumuz için kıymetli hissetmek istiyoruz. Ancak yaşadığımız bu coğrafyada, ne yazık ki, çoğu zaman bunun tam tersini yaşıyoruz. Sürekli olarak ötekileştiriliyor, kendimiz olmanın bedelini ağır ödüyoruz. İnancımız, düşüncemiz, kimliğimiz, yaşam tarzımız yüzünden dışlanıyor, bastırılıyor, susturuluyoruz. Bu yüzden bazen sadece nefes alıyor olmak bile bir direniş biçimine dönüşüyor. Belki de Birbirimize benzemediğimiz için değil, birbirimize tahammül edemediğimiz için bu kadar yalnızız.
Bir sabah uyanırsınız ve hiçbir şeyin anlamı kalmamış gibi gelir. Yapmanız gereken şeyleri yaparsınız ama neden yaptığınızı bilmezsiniz. Çevrenizde insanlar konuşur ama söyledikleri kulağınıza uğultudan başka bir şey gibi gelmez. İşte bu, hayatın sıradan ve sürekli tekrarlanan döngüsünün içindeki sessiz çığlıktır.
Kendi isteğimizle gelmediğimiz bir dünyada yaşayıp, yine kendi isteğimiz dışında yok olmamız… Sevdiğimiz şeylerin bir gün yok olacağını bilerek onlara tutunmamız… Sürekli bir şeyler inşa edip, sonra onları bırakmak zorunda kalmamız… Bu döngü insanın içinde tarifsiz bir boşluk yaratır.
Hayat saçmadır, çünkü ölüm kaçınılmazdır. Çabalarsın, seversin, öğrenirsin, yaşarsın ama sonunda hep aynı yerdesindir: yokluk. Hayat saçmadır, çünkü bazen en iyisini yapsan da kaybedersin. Çünkü insanlar ölür, hayaller yıkılır, anlam dediğimiz şeyin üzerine bir sabah bir kamyon dolusu toprak dökülür.
Varoluşçular ise bu saçmalığın içinde bile bir anlam bulabileceğimizi savunurlar. Onlara göre, önemli olan, bu saçmalığı kabul etmek ve ona rağmen yaşamaya devam etmektir. Kendi özgün değerlerimizi yaratmak, tutkularımızın peşinden gitmek ve anlamlı ilişkiler kurmak, bu saçmalığa karşı birer başkaldırı biçimidir. Yani, varoluşçular, hayatın anlamını dışarıda aramak yerine, kendi içimizde yaratmamız gerektiğini savunurlar. Bu, elbette kolay bir yol değildir ve sürekli bir çaba gerektirir. Ancak, bu çabanın kendisi bile, varoluşumuza bir anlam katar.
Örneğin, Albert Camus, “Sisifos Söyleni” adlı eserinde, bu saçmalığa karşı isyan etmenin ve kendi anlamımızı yaratmanın önemini vurgular. Jean-Paul Sartre ise, “Bulantı” adlı romanında, varoluşun anlamsızlığına rağmen, özgürlüğümüzle kendi seçimlerimizi yapmamız gerektiğini savunur. Yani, varoluşçular, bu saçmalığı bir engel olarak değil, kendi anlamımızı yaratma fırsatı olarak görürler. Her an…

Albert Camus’nün dediği gibi, hayat anlamsız olabilir ama bu onu değersiz kılmaz. Aksine, anlamın olmaması, kendi anlamımızı yaratmak için bir özgürlük alanı sunar. Camus’nün Sisifos’u kayayı her defasında tepeye çıkarır çünkü o işi kendine ait kılmıştır. Sisifos o saçma döngüye rağmen, isyanla, inatla, kendi anlamını yaratır.
Hayatın saçmalığıyla baş etmenin yolu, ondan kaçmak değil, ona rağmen yaşamaya cesaret etmektir. Camus’ye göre kaçmak bir çözüm değildir çünkü bu, soruyu ortadan kaldırmak olur. Asıl cesaret, anlam arayışımızın boşluğunu bilerek saçma bir dünyada, tüm anlamsızlığa rağmen yaşamaya karar vermek ve “Her şey çok güzel olacak” diyebilmektir.
