“Panta Rhei”! Güzel ve derin bir kavramdır. Filozof Herakleitos‘a atfedilen ve “her şey akar” anlamına gelen kadim bir ifadedir. Evrendeki tek sabitin değişim olduğu fikrini özetler.
Gerçekten de hiçbir şey kalıcı değildir; her şey sürekli hareket eden, oluşan ve yok olan bir akış halindedir. Tarih boyunca felsefeden, maneviyata, bilime ve sanata kadar çeşitli disiplinlerde yankı bulmuş bu kavramın Antik Yunan filozoflarından Herakleitos’a atfedilmesinin nedeni onun şu ünlü “Bir nehirde iki kez yıkanılmaz” sözü olduğunu düşünüyorum. Nedense bu sözün anlamını öğrendiğim günden beri bu söz bana hep her şeyin geçiciliğini hatırlatır ve değişime direnmek yerine onu kucaklamamız gerektiğini düşündürür.
Bu söz, sadece nehrin suyunun sürekli değiştiğini değil, aynı zamanda nehre giren kişinin de aynı kalmadığını vurgulamıyor mu? Her an yeni bir “siz” ve yeni bir “nehir” vardır. İşte bu derin gözlem, Herakleitos’un evrenin temel yasasının sürekli akış ve değişim olduğu yönündeki düşüncesinin merkezini oluşturur.
Antikçağ Yunan filozoflarından Herakleitos, Pre-Sokratik yani Sokrates öncesi Antik Yunan filozoftur. Onun düşünceleri Platon, Aristoteles, Hegel, Marks ve Heidegger’in de eserleri dahil olmak üzere bir çok düşünürü ve daha genelinde modern batı felsefesini geniş ölçüde etkilemiştir.
Onu daha çok yüzyıllar öncesinden günümüze kadar gelen her şeyin aktığını ve aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağını söylediği o ünlü veciz sözüyle tanırız. Herakleitos evrende olan her şeyin kendi içinde bir hareket, dönüşüm ve değişim içinde olduğunu söylüyordu. Ona göre hiçbir şey durağan değildi.
Aslında Herakleitos’un söylediği bu değişim ve dönüşüm süreçleri diyalektik düşüncenin de en temel ifadesidir. Ancak Herakleitos bu ünlü sözünü söylediğinde bir diyalektik tanımı yaptığını bilmiyordu. Çünkü o yıllarda “Diyalektik” sözcüğü günümüzdeki anlamından çok farklı bir anlamda kullanılıyordu.
Diyalektik kavramının kökeni Yunanca dialektikos (tartışma) sözcüğünden gelir. Diyalektik, eski Yunanda tartışma sanatı anlamında kullanılıyordu. Bunun en temel örneğini, felsefesini diyaloglar halinde yapan Sokrates’te görürüz. Sokrates diğer tüm Antik Yunan filozofları gibi münazara tipi tartışmalarda bu diyalektik sanatını kullanmaya çok meraklıydı. Fakat zamanla diyalektik kavramının kapsamı genişledi, zıtlıkların yeni düşüncelere evrilebileceğinden hareket ederek doğruya ulaşmaya çalışma, doğru düşünme yöntemi anlamında kullanılır hale geldi.
Doğruya ulaşma çabası ise bir araştırma gerektirir. Bu da özünde düşünme eylemidir. Eylem ise bir harekettir. Değişim ve hareketin özü ise çelişkidir ve diyalektik yöntem de zaten çelişkinin mantığıdır.
Antik Yunan düşüncesinden sonra M.S. 5. yüzyıldan 15. yüzyıl sonlarına hatta 16. yüzyıl başlarına yani rönesansa kadar olan dönem düşünce tarihinde Ortaçağ Felsefesi Dönemi olarak bilinir. Bin yıldan uzun süren ve “Karanlık Dönem” olarak tanımlanan bu dönemde “Diyalektik Düşünce” yapısını göremeyiz.
Avrupa Karanlık Çağın içindeyken, İslam dünyası ise 7. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar süren ve “Tercüme Hareketi” olarak bildiğimiz bir dönemin içine girer. Tercüme hareketi, İslam medeniyetinin felsefe ve bilim alanlarında geliştiği bir dönemdir. Ortaçağ Batı dünyası bin yıl süren karanlık dönem boyunca Antik Yunan düşüncesinden uzaklaşmış hatta Platon, Aristoteles gibi büyük düşünürlerin kitaplarını yasaklamış skolastik ve dogmatik bir düşünce yapısının içine girmişken aynı dönemde İslam dünyası ise Tercüme Hareketiyle Antik Yunan medeniyetinin birikimlerinden yararlanmayı tercih etmiştir. Bunu ise Antik Yunan filozoflarının eserlerini Arapçaya tercüme ederek gerçekleştirmiştir. Emevîler döneminde başlayan tercüme hareketi Abbasî Halifesi Mansur ile devam etmiş Halife Me’mun döneminde zirveye ulaşmıştır.
Batı dünyasının Ortaçağın baskıcı düşünce yapısından tekrar özgür düşünce yapısına geçişi ise “Yeniden Doğuş” anlamına gelen “Rönesans Hareketi” ile başlamıştır. Peki neden yeniden doğuş? Yeniden Doğuş Batı dünyasının eskiye yani Antik Yunan düşüncesine olan özlemidir; Batının, Antik Yunan’a uzanan köklerini yeniden keşfetme isteğidir. Bu istek ise İslam dünyasının tercüme hareketi sırasında yaptığı tercümeler sayesinde gerçekleşti.
Rönesans Felsefesi ve sonrasında gelen Aydınlanma Felsefesi dönemlerinde Batı dünyası nihayet tekrar özgür düşünceye kavuşmuş ve felsefenin merkezine aklı yeniden oturtmuştur. Bu dönemde diyalektik düşünceyi sistematik bir hale getirememiş olmalarına rağmen yine de Bacon, Giordano Bruno, Descartes, Hobbes, Leibniz ve Rousseau gibi Rönesans ve Aydınlanma düşünürlerinin kendi felsefelerinde diyalektik düşünce sistemini uyguladıklarını görürüz.
Diyalektik düşünce yapısını gerçek anlamda felsefenin içine alan kişi ise Alman felsefesinde büyük bir atılım sağlayan Georg Wilhelm Friedrich Hegel’dir. Hegel, 19. yüzyılda düşünce yapısına diyalektik yöntemi taşımıştır.
Ama Hegel bir idealistti.
İdealizm; bilgide düşüncenin temel olduğunu öne süren, düşünceyi temel alan ve varlığı, insan düşüncesinin oluşturduğunu, kurduğunu kabul eden öğretilerin genel adıdır.
Bu yüzden Hegel’in diyalektiği, varlığı düşünceden türetiyordu, yani onun düşüncesiyle tüm evren mistik bir kılıfa bürünmüştü. Hegel’e göre bilginin tüm öğeleri zihnin eseriydi ve insan kendisinin yaratmadığı sadece içinde doğduğu bir dünyayı deneyimlemekteydi. Eğer bu dünya bütünüyle zihnin eseriyse ve bu dünya biz dünya geldiğimizde zaten bizden önce var olan bir dünya ise bu dünyayı biz yaratmış olamayız. Sadece içine doğduğumuza göre insanların zihinlerinin eseri olamaz.
İşte bu nokta da Hegel şöyle düşündü; bu dünya ve bilgimizin konusu olan, bu dünyadaki her şey ancak ebedi ve ezeli olan bir zihnin eseri olmalıdır. İşte bu da Hegel’e göre Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Tin ya da Zihin adını verdiği Tanrı’dan başka bir şey olamazdı.
Eğer yazımızın konusu “Panta Rhei” olmasaydı yazının tam bu noktasında İdealizm düşünce yapısından Materyalist düşünceye geçmek güzle olurdu ancak bunu yapmak yazımızın konusu olan “Değişim” fikrinden daha da uzaklaşmak olacaktı bu yüzden sadece burada Marks ve Engels’e salam vermek adına şunu söyleyebiliriz ki; Marx ve Engels daha sonraki yıllarda diyalektiği, idealizmin mistik yapısından çıkartarak Marks’ın değimiyle onu ayakları üzerine dikecekler ve “Tarihsel Materyalizm” süreci başlayacaktı.
Sanırım “Panta Rhei” felsefesi olmasaydı dünya bütün bu gelişmelerden mahrum kalacaktı. Her şeyin durağan olduğu hiçbir şeyin değişmediği bir dünyada yaşamak nasıl olurdu bunu hayal etmek bile imkânsız.
“Panta Rhei”, sadece bir felsefi öğreti değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Geçmişe takılıp kalmak yerine anın değerini bilmek, geleceğin belirsizliğine karşı esnek olmak, her türlü değişimi bir öğrenme ve büyüme fırsatı olarak görmek… İşte bu düşüncelerin kalbimize dokunduğu yerdir Panta Rhei…
Öyleyse, bırakalım zamanın nehri bizi de alıp götürsün. Direnmek yerine, akışın içinde kendi ritmimizi bulalım. Çünkü biliriz ki, her ne kadar hiçbir şey kalıcı olmasa da bu sürekli değişim ve dönüşümün kendisi, varoluşun ebedi ve büyüleyici dansıdır. “Panta Rhei”… Her şey akar ve bu akışın içinde, biz de değişerek var olmaya devam ederiz.
