Artık Geri Dönelim

21. yüzyıl dünyası, hızlı yaşanılan, kaotik bir alan. Sosyal medya, reklamlar ve popüler kültür aracılığıyla yoğun bir bilgi kirliliği içinde yaşadığımız bir yüzyıl.  Bu yüzyılda bize sunulan mutluluk modelleri ise artık sadece tüketim üzerine kurulu bir hayatı idealleştiriyor. Bu sistem, mutlu olmanın yolunu daha fazla satın almak, daha çok tüketmek ve daha yüksek bir statüye ulaşmak olarak gösteriyor. Çevremizdeki her şey kendi doğallığından uzaklaşıp, üzerine giydiği, özüne ait olmayan kıyafetlerle etrafımızda dolaşıyor Her şey varoluş nedenini kaybetti. Telefonlar artık sadece bir iletişim aracı olmaktan çıktı; bir fotoğraf makinesi, bir oyun konsolu, bir ajanda, bir günlük ve bazen de yalnızlığımızı paylaştığımız dijital bir sırdaşa dönüştü. Kolumuzdaki saatler artık sadece zamanı göstermiyor; bileğimizdeki birer statü sembolü, hatta dijital sağlık asistanları haline gelmedi mi? Kıyafetler, bedenimizi örtmekten çok sosyal kimliğimizi inşa ettiğimiz gösterişli etiketlere dönüştü. Evler, barınak olmaktan çoktan çıktı; dekorasyonla gösterişin, dijital dünyada sunulan bir yaşam stilinin vitrini oldular. Yani çevremizdeki her şey kendi özünü kaybetti ve bizler ise onların aslında ne olduğunu çoktan unuttuk.

Fenomenoloji, 20. yüzyılın başlarında Edmund Husserl tarafından ortaya konan bir düşünce ve yöntemdir. Husserl, bilimin ve teknolojinin insanı ve dünyayı anlamaktan uzaklaştığını düşünür. Bu yüzden felsefeyi, insanın yaşadığı deneyimlere, yani bilincin doğrudan karşılaştığı şeylere döndürmek ister.

Husserl’in fenomenolojisi, “şeylerin kendisine geri dönelim” (zu den Sachen selbst) çağrısıyla başlar. Bu çağrı, felsefeyi soyut sistemlerden koparıp, doğrudan hayatın içine döndürür. Bu dönüş, tüm felsefi düşüncenin temelini yeniden kurmaya yönelik radikal bir adımdır. Dolayısıyla fenomenoloji, insanı yeniden “yaşamla temasa” geçirme çabasıdır.

Husserl için amaç o ilk başlangıcı bulmaktı. Başlangıçları bulmak için ise yapılması gerekli olan ilk şey şeylerin kendilerine geri dönmektir.

Husserl bunu yapabilmek için “İndirgeme” ve “Epoche” olarak adlandırdığı iki kavrama başvurur. Tıpkı Descartes’in mutlak gerçekliğe ulaşmak ve bilgiyi apaçık bir hale getirmek için her şeyden şüphe ederek “cogito ergo sum‟ düşüncesine ulaştığı gibi o da bugüne kadar doğanın varlığına ilişkin bilimsel veya bilim öncesi öne sürülen tüm iddiaların dışında kalmak ister. Husserl bu dışarda kalmayı “Doğal Tavır Almak” olarak tanımlar.

“Doğal tavır almak”, etrafımızda yer alan nesneleri olduğu gibi görmektir; Husserl’e göre nesnelerin özüne ulaşabilmek için “doğal tavır almak” ilk şarttır. Bu da dünya ile ilgili her türlü yargımızdan uzak durmakla gerçekleşir. Husserl’e göre bunu yapabilmek için dünyanın varlığını ya da dünyada olduğunu bildiğimiz her şeyi “ayraç içine almak”, “parantez içine sokmak”, dünyanın varlığına ilişkin “yargılarımızı unutmak” yani “Epoche” durumuna geçmemiz gerekecektir. “Epoche” etrafımızdaki her şey, her ne ise o olarak kalmaya devam ederken onun hakkındaki tüm yargılarımızdan bağımızı koparmaktır.

Gerçekten de günümüz dünyasında gelişen teknoloji ve hızla değişen yaşam tarzı insanı da bir meta haline dönüştürdü. Husserl insanı bu denklemin içinde tutmanın büyük bir hata olduğunu düşünüyordu. Çünkü ona göre insan sadece fiziksel bir varlık değil, anlam kuran, düşünen ve deneyimleyen bir bilinçti.

Bu bağlamda Husserl’in “şeylerin kendisine geri dönelim” çağrısı sadece bir felsefi çağrı değil günlük hayatta anlamı değişen, içeriği boşalan nesneler karşısında modern yaşamın gösterisine karşı bir uyanma çağrısı olarak da okunabilir. Çünkü artık öyle bir hayat yaşıyoruz ki sadece nesneler değil, duygularımız da kendi doğallığını yitirmiş durumda. Sevgi, ilgi, hatta hüzün bile sosyal medyada estetik filtrelerle pazarlanan birer imaj haline geldi. Popüler kültür, yalnızca beğenilerimizi değil, duygularımızı da şekillendiriyor. Nasıl yas tutacağımızdan, nasıl aşık olacağımıza kadar her şey önceden kurgulanmış senaryolarla servis ediliyor. Film müzikleri eşliğinde ağlamamız, romantik komedilerdeki gibi sevmemiz, sosyal medyada yazıldığı gibi özlememiz bekleniyor. Yaşanılan duygular bile birer gösteri nesnesine dönüştü; Aşklar, giderek bir karşılık beklentisine, bir çıkara, hatta bazen sadece görünürlük kazanmaya indirgeniyor. Dostluklar, karşılıklı fayda ilişkisine dönüşüyor; ilişkiler bağ değil, alışveriş biçimi alıyor. Duygularımız artık bizim değil, bize öğretilen biçimleriyle yaşıyor: “Nasıl hissetmemiz gerektiği” bile dışarıdan belirleniyor. Tıpkı saatlerin zamanı değil statüyü, evlerin huzuru değil vitrini göstermesi gibi, insan ilişkileri de artık anlamdan çok bir metalaşma içinde yaşanıyor. Yani yine büyük bir “Yabancılaşma” içindeyiz.

Bu yabancılaşma duygusu, insanı hem başkalarına hem kendine karşı körleştiriyor. Giderek kendi hislerimizi bile tanıyamaz hale geliyoruz. Belki de artık Husserl’in “şeylerin kendisine dönelim” çağrısı, yalnızca nesneler için değil, hissettiğimiz duygular, yaşadığımız ilişkiler ve hatta kendimiz için de geçerli olmalı.

Dünyanın bir hayat alanı olduğunu bizlere unutturan yaşadığımız sistemin aksine, dünyanın bir hayat alanı olduğunu fark etmemizi, gündelik hayatı dikkate alarak tekrar insana yani özneye geri dönmemizi sağlayan Fenomenolojidir.

Biz nasıl yaşarsak yaşayalım yaşamın gündeliği içinde şeyleri deneyimlediğimiz bu dünya daima oradadır hayat alanı ise içinde yaşadığımız dünyanın ta kendisidir. Hayat alanı bir deneyim alanıdır. Husserl’e göre, yaşamak, “dünyanın kesinliği içinde yaşamaktır”. Her an deneyimde bulunarak, bu deneyimleri anlamlandırarak yaşamaktır.

Belki de tekrar hayat alanımıza dönebilmemiz için her şeyi parantez içine almanın zamanı çoktan gelmiştir.


Yorum bırakın