Perspektifsiz Gerçeklik

Sanat, insanın dünyaya tuttuğu bir ayna aslında. Ama bu öyle sıradan bir ayna değil; gördüğünü birebir yansıtmaz, kendince süzer, değiştirir, yeniden yorumlar. Bu yüzden bir tabloya, bir şiire ya da bir müzik eserine baktığımızda sadece sanatçının dünyasını değil, biraz da kendi bakış açımızı görürüz. Belki de sanatın asıl büyüsü burada gizli: hem hakikati gösterir, hem de bizi düşündürür, sorgulatır. Bu nedenle sanat bugüne kadar resimden müziğe, edebiyattan sanatın diğer tüm dallarına kadar, medeniyetlerin dünyaya nasıl baktıklarını, neyi değerli saydıklarını ve hakikati hangi gözlerle gördüklerini yansıtan bir ayna olmuştur. Kendi çağının düşüncesini, bakış açısını hatta yaşam tarzını tüm gerçekliğiyle önümüze koyan hep sanat eserleri olmuştur.

Ancak bu ayna sadece sanatçının gördüklerini yansıtmakla kalmamış, onları yeniden yorumlamış ve dönüştürmüştür. Bu nedenle sanat, bizlere sadece hakikati sunmakla kalmaz bizi düşünmeye ve sorgulamaya zorlar.

Bilinçli bir canlı olan insanoğlu, dış dünyadan gelen verileri duyuları aracılığıyla algıladığı kadarıyla yaşayan, anlayan ve anlamlandıran bir varlıktır. Gördüklerimiz, duyduklarımız, dokunduklarımız ve bu deneyimlerimizin bizde hissettirdikleri yalnızca algılarımızın bize izin verdiği kadar gerçektir. Dolayısıyla bizim “gerçeğimiz” de algımızla sınırlıdır. Sanata bu açıdan baktığımızda, sanatçının ortaya koyduğu eseri onun hakikati kendi algısıyla nasıl gördüğünün bir yansımasından ibarettir.

Fakat sanatçının algıladığı gerçeklik Rönesans ile birlikte değişti. Çünkü rönesansın sanatçıları “Perspektif” tekniğini buldular böylece üç boyutlu dünyayı iki boyutlu yüzeye aktarmanın bir yolunu bulmuş aynı zamanda kendi duyularıyla algıladıkları dünyayı gerçeğe daha uygun resmetmeye başlamışlardı. Böylece sanatçının algıladığı dünya, perspektif ile beraber tablo üstünde kendi gerçekliğinin iki boyutlu haline dönüştü.

Perspektif bize birebir gerçekliği sunuyordu. Rönesans sonrası ressamların tablolarına baktığımızda bunu çok net görürüz; derinliğin, gölge oyunlarının ve en önemlisi perspektifin olduğu bir gerçeklik.

Perspektif, kelime anlamıyla “bakış açısı” demek. Resim sanatında ise üç boyutlu dünyayı iki boyutlu yüzeye gerçeğe yakın biçimde aktarma yöntemi. Bu teknikle çizilen resimlerde tıpkı gerçek dünyada olduğu gibi uzak nesneler küçük, yakın nesneler büyük görünür; çizgiler ufukta birleşir ve mekan gözün gördüğü gibi kurgulanır.

“Gözün gördüğü gibi resmetmek” evet, rönesans ressamlarının tam olarak yaptığı buydu. Perspektif dünyayı gözün gördüğü gibi resmetmeyi başarmıştı. Artık tablolardaki gerçeklik gözün gördüğü her şeydi. Bu, hakikati duyuların sunduğu çerçeveye indirgemek olarak da okunabilir. Perspektif, gözlemciye ya da sanatçının yaptığı tabloya bakan özneye hazır bir hakikat sunar; gözün algısı üzerinden oluşturulan bu gerçeklik, nesnel gibi görünse de tek bir algısal merkezden okunan bir gerçekliktir. Yani göze göre bir gerçeklik.

Rönesanstan önce ise sanatçılar, gerçeği gözün gördüğü şekliyle değil tüm senaryoyu kuşbakışı bir gerçeklikle düz bir zemin üzerinde gösteriyordu. Bu sanatın adına ise “Minyatür” deniliyordu.

Rönesans öncesi Minyatür vardı

Minyatür sanatı yazılı metinlerin görsel anlatım şeklidir. Rönesans öncesi kullanılan bir resim sanatıdır. Minyatür sanatının en büyük özelliği çizilen resimlerde perspektif olmamasıdır. Minyatür sanatçısının çizimine bakan kişi minyatürde anlatılan tüm konuyu tek bir düzlem üzerinde gördüğü için kuşbakışı görme hissini duyumsar. Gerçeklik tek bir bakış açısıyla görülür ama gören gözün tablodaki bütün senaryoyu anlaması için bir bilince ihtiyacı vardır. Çünkü minyatür aynı zamanda bir sembolizm sanatıdır.

Minyatürlerdeki sembolizm oldukça zengin ve karmaşık olabiliyordu. Örneğin, belirli renkler, figürler veya desenler farklı anlamlar taşıyordu. Mesela kırmızı aşkı veya tutkuyu simgelerken, mavi huzur ve dinginliği temsil ediyordu. Selvi ağacı ölümü sembolize ederken, lale Tanrı’nın birliğini ve güzelliğini ifade ediyordu. Bu semboller, minyatürün hikayesini derinleştiriyor ve izleyiciye farklı yorumlama katmanları sunuyordu.

Perspektifin olmadığı yerde düşünen bilinç vardı. Fakat bu bilinç doğumundan ölümüne kadar dışardan gelen verilerle beslenen, aile yapısı, yetiştirilme tarzı ve tabii ki yaşadığı coğrafyaya göre şekil alan bir bilinçti.

Bu anlamda Minyatür, perspektifte olduğu gibi gözü mutlak hakem ilan etmiyordu çünkü minyatürü anlamak için sadece göz yeterli olmuyordu. Görme duyusu özneyi düşünmeye, sezgiyle yorumlamaya ve anlamlandırmaya zorluyordu. Bu yüzden Minyatürde görmek kadar dokunmak, işitmek, sezmek de vardır. Maurice Merleau-Ponty’nin dediği gibi, “Dünya gözün önünde duran bir resim değil, bedenin içine açıldığı bir alandır.” Minyatür işte bu çoklu beden deneyimini resme taşıyan bir sanattı.

Bu açıdan bakıldığında perspektif seyirciye hazır bir hakikat sunuyor, tek bir bakış noktasından olayı kurgulatıyordu böylece “dünya tek bir doğrudur, herkes bunu böyle görür” iddiasını taşıyordu. Minyatür ise hakikati seyircinin düşüncesine bırakıyordu. Birinde görmenin kesinliği varken, diğerinde bilincin çoğul olasılıkları vardı. Burada Foucault’nun o meşhur cümlesi aklıma geliyor: “Bilgi iktidardır.” Öyleyse bizi tek bir gerçeklik algısına yönlendiren “Perspektif” bir iktidar aracıdır diyebilir miyiz?

Felsefi olarak bakıldığında, bu iki yaklaşım bize gerçeğin doğasını sorgulatır. Kant’ın Fenomen–Numen ayrımında olduğu gibi, bizim algılarımız hakikati sadece bir filtre üzerinden deneyimlememize izin verir. Perspektif, bu filtreyi tek merkezli kılarak hakikati gözün gördüğü biçime indirgerken, minyatür ise hakikati zihnin çoklu yorumlarıyla açığa çıkarır.

Öyleyse artık yazımın gerçek konusuna bir soruyla giriş yapalım.

Hakikat, gözün algısıyla mı sınırlıdır, yoksa bilincin çoğul bakışlarıyla mı belirlenir?

Bu soru insanın gerçekliği nasıl deneyimlediği ve hakikati nasıl kavradığını açığa çıkarmak isteyen bir soru ve bugüne kadar bir çok felsefi akımın üzerinde durduğu bir konu olmuştur.

Önce Perspektif: Gözün algısı ve duyusal gerçeklik

Bu yaklaşım, dünyayı duyularımız aracılığıyla kavradığımızı ve hakikatin bu algılarla sınırlı olduğunu öne sürer. Empirizm ve Rönesans perspektifi buradaki en somut örneklerdir. Duyular, bilgiye erişimimizin birincil aracı olarak görülür. Locke ve Hume gibi filozoflar, tüm bilginin deneyimle (gözle, kulakla, dokunma ile) şekillendiğini savunurlar. Perspektif tekniği de bu anlayışın sanattaki karşılığıdır: Dünyayı “gözün gördüğü gibi” yansıtmak, hakikati duyusal bir gerçeklik olarak sunmak anlamına gelir. Bu bakış açısında hakikat, nesnel gibi görünse de yalnızca tek bir algısal merkezden okunur.

Minyatür: Bilincin çoğul bakışları

Öte yandan, fenomenoloji ve daha çağdaş felsefi yaklaşımlar, hakikatin yalnızca gözle değil, bilinç ve zihnin çoklu deneyimleriyle de şekillendiğini savunur. Hakikat, sadece görsel deneyimle değil, düşünme, sezgi, duygu ve yorumlama süreçleriyle ortaya çıkar. Minyatür sanatı da buna örnektir: Perspektifi olmayan, çok merkezli bir düzlemde özne geniş bir düzlem üstünde gördüğü hakikati bilinçli algıya taşır. Hakikat, bu bağlamda tek bir algıya indirgenemez; bilinç, yorumlama kapasitesi ve çoklu bakış açısı ile sürekli yeniden inşa edilir. İşte bu yüzden birine sanat olarak görünen heykel diğerine günah olarak görülür. Çünkü dünyayı sadece görerek değil kültürel bakış açımızla ve bilinçli zihnimizle algılarız. Yetiştirilme tarzımız, kültürel birikimimiz ve çevresel koşullarımız da dünyayı anlamamızda bize eşlik eder.

Dolayısıyla hakikati sadece gözün gördüğüyle kavrayamayız; bilinç ve kültürel bağlam hakikati şekillendirir. Bu noktada çağdaş bir dünya için bilincimizi bilgiyle geliştirmek, hakikati algılama ve yorumlama kapasitemizi artırmak kritik önemdedir. Sanat, bu süreçte bir öğretici, düşünceyi açan bir araç olarak işlev görür. Minyatür bize bilincin çoklu katmanlarını deneyimletirken, perspektif gözün sınırlarını keşfettirir.

Çağdaş dünyada, bilgi ve bilinç birikimiyle yetişmiş birey, tek bir bakış açısına mahkum olmadan hakikati aramalıdır. Bugün hakikati tek bir bakış açısına hapsetmek yerine, hem gözün sınırlarını hem de bilincin zenginliğini hesaba katmak zorundayız. Sanat bize geçmişten gelen bu ikili mirası bırakıyor: bakmayı öğrenmek ve görmenin ötesini aramak.


Yorum bırakın