Yalnız İnsan

Seninle hiç tanışmadık, karşılaşmadık bile ama inan seni çok iyi tanıyorum. Sen, yalnız insan…

Ne kadar çok şeyi başarmak istediğini biliyorum. Bunun için çok çabaladığını, uzak ufuklara hayaller kurduğunu biliyorum. Kendinden ne kadar çok taviz verdiğini bu yüzden sürekli bir yerlere yetişmekten kendine ayıracak bir nefeslik anın bile kalmadığını biliyorum.

Sabah işe giderken, akşam evine dönerken, hafta sonlarını bile “boş durmamak” adına doldururken aslında yorgunluğunu gizlediğini biliyorum.

Çoğu zaman her şeyden ve herkesten —kendinden bile— umudunu kestiğini, her şeyin ama her şeyin bir an önce değişmesini istediğini, kendini çok yalnız hissettiğini, buna rağmen aslında hiçbir problem yokmuş gibi çevrene hatta kendine bile rol yaptığını biliyorum

Ama her şeye rağmen hayatın bir dengesi olduğu için dengede kalmaya çalıştığının da farkındayım.

Kendini unuttuğun zamanları, başkalarının yükünü kendi yükün gibi taşıdığın o anları, sırf takdir görmek için değil ama biraz olsun değerli hissedebilmek için onay aradığını biliyorum. Gönüllü sandığın ama aslında mecbur olduğun “zorunluluklara” katlandığını, yüzünü bile görmek istemediğin insanlara maruz kaldığını biliyorum.

Bugüne kadar sana çok haksızlık yapıldığını düşünüyorsun. Bu düşüncende haksız da sayılmazsın; görmezden gelindin, yanlış anlaşıldın, verdiğin emek çoğu zaman görülmedi. Sana yapılan bu haksızlıkları onların suratlarına haykırma isteğiyle yanıp tutuştuğun halde, susmayı seçmek zorunda kaldığını da biliyorum.

Bazen sırf kimseyi kırmamak için “hayır” diyemediğini ama artık bunu yapmak istemediğini biliyorum. Senin yaşamak adına inandığın değerlerin var fakat görmezden gelindiğini düşünüyorsun çünkü çoğu zaman kendini anlatamıyor ve anlaşılamıyorsun. Sözlerinin havada asılı kaldığını, ne kadar çok çabalasan da kendini anlatamadığını biliyorum.

Kimse kalbine dokunmuyor, sanki kimse seni görmüyor.

Oğuz Atay’ın “Tehlikeli Oyunlar” adlı romanını okudun mu bilmiyorum? Okumadıysan oku lütfen. Orada romanın kahramanı Hikmet Benol şöyle diyordu;

“Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum, ben Van Gogh’un resmi değilim, öldükten sonra beni müzeye koyamazsınız, beni şimdi tanımalısınız.”

Belki de günümüzün en büyük sorunu kalabalıklar arasında yaşanılan yalnızlıklar.

Bugün bizi en çok yaralayan yalnızlık, odalarda yaşanan değil; kalabalıkların tam ortasında duyulan yalnızlık. Oysaki şehrin mekaniği kusursuz işliyor: kapılar açılıyor, insanlar akıyor, yürüyen merdivenler nefes alıp veriyor. Her yerde yan yana duruyoruz ama birbirimize değmeden geçiyoruz. Bir toplanma estetiği içinde bir yalnızlığın koreografisini oynuyoruz. Herkes kendi içinde, herkes kendi yankı odasında yaşıyor hissettiklerini. Kulağımızda kulaklıklar, parmaklarımızda ekran camı; dokunuşlarımızı bile simüle ediyoruz, temasın kendisini çoktan unuttuğumuz yerdeyiz.

Artık “Nasılsın?” sorusu, bir merak değil, bir selamlaşma ritüeli. Çünkü kimse durup da cevabın ağırlığını taşımaya hazır değil. Heidegger’in Gerede” dediği gevezelik işte tam olarak budur. Herkes bir şeyler söyler, ama söylenen hiçbir zaman tam olarak varlığın kendisinden doğmaz. Sözler dolaşıma girer, yankılanır, herkesin dilinde dolaşır; ama derinlik, deneyim ve otantiklik kaybolur. İnsanlar yan yana durur, cümleler havada asılı kalır, anlam kaybolur; birileri konuşur, diğerleri dinler gibi yapar. Kalabalık bir iletişim gözükür, görünürde ise olan sadece yalnızlığın sessiz gölgesidir.

Kalabalık sadece görünürlüğü çoğaltıyor; görülmeyi değil. Gözler üzerimizde, bakışlar ise uzak. Herkesin bakışında ne zaman kaybettiğimizi bilmediğimiz kendimizi bulmaya çalışıyoruz; beğeniler, izlenmeler, paylaşımlar içinde “Kaç kişiyiz?” sorusuna “Var mıyım?” diye cevap arıyoruz.

Bauman’ın “akışkan” dediği ilişkiler, tam da burada kırılganlaşıyor: “Uğraşmayayım”ın rehaveti, “yalnız kalmayayım”ın telaşıyla el sıkışıyor. Bir ilişkiyi başlatmak saatler, günler, bazen yıllar alırken koparmak tek bir hamlede gerçekleşebiliyor. Yani bağ kurmak uzun sürüyor, koparmak ise bir hamle. Kim bilir belki de bu yüzden insanlar, kalabalığın içinde yan yana durdukları halde, birbirlerinden habersiz ve yalnız hissediyorlardır. Bu özgürlük ile aidiyet arasındaki çok eski bir gerilim. Eric Fromm’un işaret ettiği gibi, özgür kalmak isterken sığınacak bir “biz” arıyoruz. Yoksa özgürlüğümüzü korudukça yalnızlaşıyor, bağ kurdukça da kendimizi mi yitiriyoruz? Belki de asıl mesele, o ince çizgide, kendiyle barışık bir beraberlik kurabilmek.

İşte bu yüzden yaşadığınız bu hayatta; sorgusuz sualsiz güvendiğiniz, sırtınızı çekinmeden ona yasladığınız ve size her halinizle güvenen, sizi anlamaya çalışmadan, sizi her halinizle kabul eden en az bir kişi olmalı.

Bu kişi eşiniz, kardeşiniz, arkadaşınız, dostunuz, sevgiliniz ya da ailenizden her hangi biri olabilir ya da belki de hiç beklemediğiniz bir anda hayatınıza giren biri. Kim olduğu önemli değil yeter ki elinizi tuttuğunda, size sarıldığında ya da sadece sizinle konuştuğunda o güveni hissedebilin.

Eğer hayatınızda böyle birisi varsa bilin ki yalnızlığın gölgesi bile üzerinize düşmeyecektir ama eğer hayatınızda böyle biri yoksa inanın bana bu hayatta kendinizi hep karanlıkta, hep yalnız ve hep dipsiz bir kuyudaymış gibi hissedersiniz. Ve hayat, sadece kalabalıkların içindeki yalnızlığın adı olur.

Seninle hiç tanışmadık, karşılaşmadık bile ama inan seni çok iyi tanıyorum. Sen, yalnız insan…


Yorum bırakın