İnsan varoluşunun ilk anlarından itibaren hep bir anlam arayışı içinde olmuştur. Bu çabası dünyayı anlama ve anlamlandırma çabasıdır. İnsanın bu anlam arayışında ona eşlik eden ve tüm yolculuğunu bir ayna gibi yansıtan ise en başta kendi bilincidir. İnsanın bilinci, bir aynadır ve bu ayna hem kendini hem de başkalarını yansıtır.
Felsefe tarihinde, bilinç ve bilincin oluşumu Kant’tan Hegel’e, Schopenhauer’dan Nietzsche’ye kadar bir çok düşünürün temel meselelerinden biri olmuştur. Fakat “Bilinç” kavramının belki de en detaylı analizini yapan ilk kişi ise Alman idealizminin önde gelen temsilcilerinden ve belki de en önemlilerinden birisi olan Georg Wilhelm Friedrich Hegel’dir.
Hegel’in asıl amacı, yalnızca soyut felsefi kavramları açıklamak değildi. Onun derdi, insanın bilincinden başlayarak özgür iradeye, ahlaka, vicdana ve en sonunda toplumsal yaşama uzanan bir yolculuğu tarif etmekti. Çünkü Hegel’e göre birey, kendi başına anlamlı bir varlık olamazdı; gerçek özgürlük ancak toplumun içinde, kurallar ve bir düzen içinde yaşayarak gerçekleşebilirdi. İşte Hegel tam da bu nedenle, bireyin özgür bir toplumda yaşayabilmesini sağlayacak yapının sadece “devlet” olduğunu düşündü. Elbette yıllar sonra Marx çıkacak, Hegel’in bu düşüncesini sert bir şekilde eleştirecek ve onun Hukuk Felsefesinin Prensipleri adlı eserine karşılık Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisini yazarak devletin bireyin özgürlüğünü değil, sistemin sömürüsünü meşrulaştıran bir araç olduğunu söyleyecekti.
Fakat biz bu yazımızda Hegel’in “Devlet Yapısını” değil öncelikle onun “Bilinç” ve “İrade” kavramları hakkındaki düşünceleri üzerinde durmak istiyoruz çünkü toplumsal yaşamı anlayabilmek için önce insanın kendi iç dünyasına, yani bilincine bakmak gerekiyor.
Hegel’e göre bilinç, bir ayna gibidir; hem kendimizi hem de toplumu yansıtan bir ayna işlevi görür.
Hegel idealist bir filozoftu. Ona göre madde değil, düşünce her şeyin temeliydi. Ve düşünce, dünyadaki tüm gerçeklikler gibi diyalektik bir süreçle ilerliyordu. Yani her şey çatışmalarla, tez ve antitezlerin mücadelesiyle daha yüksek bir senteze ulaşarak gelişiyordu. Hegel’e göre “Bilinç” de bu diyalektik sürecin bir ürünüydü.
Ama insan yalnızca düşünen değil, aynı zamanda toplumsal bir varlıktır. Bu yüzden kendi bilincini anlamak için başkasının bilincine ihtiyaç duyar. Yalnızlıkta gerçek bir farkındalık doğmaz. Hegel’in şu ünlü “Bilinç ancak başkasının bilinci karşısında kendini var eder; Başkasının varoluşu, benim varoluşumun ontolojik koşuludur” sözü tam da bunu anlatır. Başkasının varoluşu, kendi varoluşumuzun aynasıdır.
Hegel, bilincin diyalektik sürecini üç aşamada anlatır: Öznel Bilinç, Nesnel Bilinç ve Mutlak Bilinç.
Öznel Bilinç bireyin kendi kendisini fark etmesiyle başalar. Birey tıpkı bir bebeğin ilk defa aynada kendisini görmesi gibi duygularının, düşüncelerinin farkına varır. Ama iş orada kalmaz; çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Başkalarıyla ilişkiye girer işte bu noktada bilinç başak bir bilinç ile ilk kez karşılaşır. Toplum ve kültürle bütünleşir, böylece iki bilinç diyalektik bir çatışmaya girer. Yani tez kendi antiteziyle karşılaşır ve bu çatışmadan bir sentez olarak nesnel bilince ulaşır. En sonunda ise evrenin ve varoluşun anlamını kavradığı Mutlak Bilinç’e varır. Bu yolculuk, bireyselden evrensele uzanan bir bilinç serüvenidir.
Ancak bilinç, yalnızca kendini tanımakla yetinmez. Kendini fark eden insan bir sonraki soruyu sormak zorundadır: “Ne yapmalıyım?”
İşte burada irade devreye girer.
Hegel iradeyi de üç aşamada inceler: Dolaysız (Tabii) İrade, Formel İrade ve Özgür İrade.
Dolaysız irade, içgüdülerimizden doğar: açlık, susuzluk, cinsel arzu gibi doğal dürtülerdir bunlar. Akıl henüz devrede değildir sadece yoğun bir açlık ve istek vardır.
Formel irade ise aklın devreye girdiği noktadır; insan artık isteklerini değerlendirir, karar vermeye başlar. Ama hala soyuttur, çünkü karar verme aşaması eyleme geçme aşamasıdır henüz gerçek eyleme dönüşmemiştir.
Özgür irade ise işte tam bu noktada ortaya çıkar: insan kararını somut bir eyleme dönüştürür. Artık sadece düşünen değil, aynı zamanda yapan ve eyleyen bir varlık haline gelmiştir. “Ne yapmalıyım?” sorusuna cevap bulunmuştur.
Hadi gelin bir örnekle anlatalım: “Sağlıklı yaşamak istiyorum” düşüncesi, formel iradedir. Henüz yalnızca bir niyet vardır. Ama kişi spor yapmaya, sağlıklı beslenmeye başladığında, iradesi somutlaşır, özgürleşir.
Peki özgürlük nedir?
Hegel, özgürlüğü ikiye ayırır: “Kendiliğinden Özgürlük” ve “Kendisi İçin Özgürlük.”
Düşünce düzeyinde kalan özgürlük, kendiliğindendir; ama eyleme geçince gerçek, yani “kendisi için” özgürlük olur.
Hegel’e göre özgürlük, yalnızca bireyin iç dünyasında kalmaz. Somut eylemlere dönüşmeli ve toplumsal düzenin içinde anlam bulmalıdır. Yani birey yalnızca kendi keyfi arzularına göre değil, evrensel aklın ilkeleriyle oluşmuş bir toplum düzeni içinde gerçek özgürlüğü bulabilir.
Hegel için özgürlüğün gerçek anlamda gerçekleştiği yer ise, toplumsal ve kurumsal düzeni sağlayan “Devlet Otoritesi”dir. Çünkü ancak bu düzeyde bireyin özgürlüğü, evrensel bir düzen içinde güvence altına alınabilir.
İşte tam burada devreye Marx girer. Ona göre devlet bireyin özgürlüğünü değil, sistemin çıkarlarını koruyan bir yapıdır. Marx bu yüzden Hegel’in hukuk felsefesini “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” kitabıyla sert bir dille eleştirmiştir.
Belki başka bir yazımızın konusu da Marx’ın bu eleştirisi olacak ama biz şimdilik Hegel’in felsefesinde insanın bilincinden başlayıp iradeye, özgürlüğe, ahlaka ve en sonunda toplumsal yaşama uzanan büyük bir yolculuğu bu kısa yazıda anlatmak istedik. Bu yolculuk, insanın hem bireysel hem de tarihsel serüvenidir. Hegel’e göre devlet, bu yolculuğun doruk noktasıdır; Marx’a göre ise özgürlüğün en büyük yanılgısı.
