İslam dünyası bir zamanlar özgürlüğün tercümesini yapmıştı. Bu tercümelerle, özgür düşünceyi yalnızca bulmakla kalmamış bir dönem insan aklının kurduğu en cesur cümleleri kurmuşlardı. Fakat bu özgürlük, siyasetle dinin birbirine dolandığı yüzyıllar içinde korunamadı. Akıl bir süreliğine tahtta oturdu fakat acımasız siyaset gelip özgür düşünceyi sessizce alıp kenara bıraktı. Belki de en trajik olan ise özgür düşüncenin yasaklandığı topraklardan alınan özgürlüğün bir süre sonra düşüncenin yasaklandığı topraklara dönüşmesiydi.
Fakat bu yazıya başlamadan önce hikayenin en başına gitmek gerekiyor; M.Ö 400 lü yıllara…
M.Ö. 5. yüzyılda yani günümüzden 2500 yıl kadar önce dünyanın farklı köşelerinde aynı anda bir şeyler oldu; bazı düşünürler mevcut olan dini veya mitolojik inanışların dünyayı açıklamadaki yöntemleriyle yetinmeyip, doğal olayların doğal nedenlerle açıklanması gerektiğini savundular. İnsan, gökyüzüne baktığında artık mitolojik tanrıları değil, yasayı aramaya başladı Doğal olayların doğal nedenlerle açıklanabileceği fikri, mitolojik dünyanın büyüsünü bozan ama insanı özgürleştiren bir kırılmaydı. Zerdüşt, Buda, Konfüçyüs, Lao-Tzu ve Thales… Her biri kendi toprağında aynı sezgiyi taşıyordu: Akıl, dünyayı açıklayabilir.
Bu düşünce mitolojik düşünceden logosa geçiş demekti. Batı Felsefe Tarihi bu farklı coğrafyalardaki hemen hemen aynı düşüncelere sahip olan kişilerden, mitolojik düşünceden logos’a geçişi Thales ile başlatır. Mitolojiden logos’a geçiş ise yalnızca bir kelime değil, özgür düşüncenin nefesiydi. Antik Yunanda Thales ile başlayan bu süreç, logosun gelişmesine yol açmış özgür ve rasyonel düşüncenin bir şekilde ilerlemesini sağlamıştır.
Thales ile başlayan bu felsefi düşüncenin oluşumunu ve gelişimini daha önceki yazılarımızda uzun uzun anlatmıştık. Fakat burada kısa bir hatırlatma yapacak olursak; Thales’le birlikte düşünce, mitolojinin büyülü cümlelerinden sıyrılıp akla yaslanmaya başladı. Antik Yunan’da Thales ile başlayan bu özgür düşünce hareketi daha sonraki yıllarda Yunanca sevgi anlamına gelen “Philo” sözcüğü ile Bilgelik ya da Bilgi anlamına gelen “Sophia” sözcüğünün birleşiminden oluşan “Philosophia” kelimesiyle anılır oldu; bu kelimenin dilimizdeki tam karşılığı ise “Bilgelik Sevgisi” ya da “Bilgi Sevgisi”dir. Yani Felsefe…
Antik Yunan’da “Her şeyin ilk ilkesi sudur” diyerek Thales’le birlikte başlayan bu özgür düşünce aslında doğanın tanrılardan bağımsız bir düzene sahip olduğunu söylüyordu. Bu, insan aklının kendi yasasını bulma cesaretiydi.
Thales’in ardından gelenler bu cesareti daha da derinleştirdi:
Anaksimandros ve Anaksimenes, evrenin yapısını ararken gözleme dayalı düşünmeyi derinleştirdi. Pythagoras, sayı ve uyum fikriyle doğadaki düzenin akılla kavranabileceğini gösterdi. Herakleitos, değişimin yasasını görüp evrenin dinamizmini düşünceye soktu: “Aynı ırmağa iki kez girilmez” dedi. Parmenides buna karşı çıktı ve aklın duyulardan üstün olduğunu savundu. Böylece akıl–duyular çatışması, felsefenin kalıcı tartışmalarından biri haline geldi. Sokrates ise ilgiyi doğadan insana çevirdi. “Kendini bil” diyerek özgür düşünceyi etik alana taşıdı; bireyi sorgulayan, kendini ve otoriteyi eleştiren bir aklın kapısını açtı. Felsefe yüzünü insan dönmüş oldu. Sokrates’in öğrencisi Platon, onun bu düşüncesini kurumsallaştırdı: idealar dünyasıyla düşüncenin evrenselliğini, “filozof kral” fikriyle de bilgelik temelli bir yönetim şeklini savundu. Aristoteles, deneyim ve mantığı birleştirerek sistemli bilginin temellerini attı; özgürlük ve özgür düşünce artık yalnızca politik değil, entelektüel bir disiplin haline geldi. Ve Antik Yunan felsefesinin son düşünürü sayılan Plotinos, Yeni Platonculuk (Plotinos) ile madde–ruh ikiliği ile düşünce yeniden metafiziğe taşındı ama bu kez akılla mistiği birleştiren bir sentezle.
Antik Yunan, insanın aklıyla evreni anlama ve anlamlandırma serüvenini başlatmıştı. Daha sonra ise sadece doğa olaylarının doğal nedenlerini aramakla ve mitolojik düşünceden kopmayla yetinmemiş, felsefi düşünceyi doğayı anlamaktan insanı anlamaya, oradan toplumun adalet fikrine uzanan bir özgürleşme hareketine dönüştürmüştü. Yunan kent devletlerinde demokrasi ve tartışma kültürünün doğması da, bu özgür düşüncenin toplumsal yansımasıydı. İnsan artık yalnızca “inanmakla” değil, sorgulamakla insan oluyordu.
Ancak bu özgür düşünce, yeni Platon okulunun Bizans İmparatoru tarafından kapatılmasıyla son buldu. Hristiyan dini ve devlet politikaları, Batı’da Ortaçağ’ın skolastik ve dogmatik döneminin kapılarını araladı.
529 yılında Bizans İmparatoru Justinian, Yeni Platoncu düşünceye sahip olan Atina Akademisi’ni kapattı. Pagan felsefenin yerine dinin mutlaklığı konuldu. Düşünce susturuldu, özgürlük de sessizliğe gömüldü. Bunun temel nedeni siyasi ve dini düşünceydi.
İmparator Justinian, Katolik Hristiyanlığın güçlü bir savunucusuydu ve imparator olarak ülkesinde dini birliği sağlamak istiyordu. Plotonius’un okulu pagan felsefe geleneğini sürdürüyor ve özellikle Antik Yunan’ın özgür düşünce yapısını koruyordu. Bu durum ise Hristiyan inancının dogmatik düşünce yapısıyla uyumsuz görülüyordu. Akademi hala pagan ritüeller ve düşünce biçimlerini destekliyordu. Justinian, Hristiyan devlet anlayışına ters düşen bu geleneklerin devam etmesini istemedi. Onun amacı, Hristiyanlığın resmi öğreti olarak güçlenmesini sağlamak ve pagan felsefenin devlet eliyle desteklenmesini önlemekti.
Avrupa felsefenin özgürlüğü yerine Orta Çağın dogmatik düşünce yapısını tercih edince felsefenin getirdiği bu özgür düşünce ışığını İslam dünyası devraldı. Batı dünyası Orta Çağ’ın uzun karanlığına girerken, felsefenin ışığı beklenmedik bir yöne doğuya taşındı.
İslam dünyasında özellikle Emeviler döneminden sonra gelen Abbasiler döneminde, Beytü’l-Hikmet’in duvarları arasında eski dünyanın kitapları yani Aristoteles’in, Platon’un yazıları yeniden konuşulmaya başlandı. Antik Yunan metinleri Arapçaya çevriliyor; Yunan, İran ve Hint düşünceleriyle harmanlanıyordu. Bu sadece bir tercüme değil, bir dirilişti.
Müslüman düşünürler aldıkları bu mirası körü körüne tekrarlamadılar; tarttılar, eleştirdiler ve yeniden yorumladılar. İşte bu özgür düşünce ikliminde El-Kindi, Farabi, İbn Sina, Gazali, İbn Rüşd ve İbn Haldun gibi çağdaş İslam düşünürleri yetişti.
Emeviler döneminde başlayan tercüme faaliyetleri bu süre içerisinde tıp, kimya ve astronomi ile ilgili eserlerin tercümesiyle sınırlı kalmıştır ancak 750 tarihinde Emevîleri devirerek iktidara gelen Abbasiler 8. yüzyıldan itibaren Bağdat’ta Beytü’l-Hikmet, yani “Bilgelik Evi” kurdular. Böylece Yunan felsefesi, tıp ve matematik eserleri yoğun bir biçimde Arapçaya çevrildi. İşte bu döneme “Tercüme Hareketi” denir
Abbasiler döneminde ise Emeviler döneminde yapılan tercümelerdeki eksiklikler giderilmeye, tercüme hataları düzeltilmeye çalışıldı. Tercümelerin daha kontrollü ve sistematik yapılması sağlandı. Emeviler döneminin aksine Abbasiler döneminde bilimsel ve felsefî eserler de tercümeye edilmeye başlanmış özellikle Abbasi halifesi Memun döneminde tercüme faaliyetleri önemli ölçüde hız kazanmıştır. Felsefe ve astronomiyle ilgilenen Memun özgür düşünceye önem veren bir kişiydi bu nedenle halifeliği döneminde çeviri faaliyetlerine büyük destek vermiştir. Memun’un yarattığı bu özgürlükçü ortam, akılcıbir düşünce yapısıyla felsefeyi desteklemiş ve Mu’tezile’nin savunduğu fikirler devletin resmi ideolojisi haline gelmiştir.
Mu‘tezile bir kişi değil, bir düşünce ekolüdür; “ayrılanlar” ya da “uzak duranlar” anlamına gelir. İslam felsefesi genel olarak İslam felsefesini El-Kindi ile başlatsa da El-Kindi’den önce 8. yüzyılın sonları ile 9. yüzyılın başlarında Mu’tezile düşüncesi önemli bir felsefi ekol olmuştur.
Mu‘tezile, 8. yüzyılın başlarında Basra’da doğan bir kelam ekolüydü. Asıl derdi “insanın aklını” hakikatin ölçüsü olarak kabul ettirmekti. Onlara göre Tanrı adildir; o halde insan da özgür olmalıdır, çünkü ancak özgür bir insan yaptıklarından sorumlu tutulabilir. Bu düşünce, dönemin kaderci anlayışına karşı ciddi bir meydan okumaydı. Bu yüzden Mu‘tezile, İslam dünyasında rasyonel sorgulamanın ve özgür düşüncenin önünü açan bir ekol olarak görülür.
Mu’tezile, akıl ve mantığı ön plana çıkaran, Tanrı’nın adaleti ve birliği gibi konuları rasyonel temeller üzerine oturtmaya çalışan bir düşünce okuludur.
Mu’tezile’nin akılcı öğretisi, Tanrı’yı bile sorgulama cesaretini taşıyordu. Akıl, vahyin yanına oturmuştu. El-Kindi, Yunan felsefesini Arapça dünyaya taşıyan ilk filozof olarak kabul edilse de Mu‘tezile özgür düşüncenin ilk basamağını oluşturmuştur. Aklın dini konuları yorumlamadaki egemenliğini ve özgür düşünceyi savunan bu ekol bir özgürlük yolu açınca El-Kindî’nin felsefe yapabilmesi için gereken entelektüel iklim de oluşmuş oldu.
Ancak bu özgür düşünce rüzgarı 13. yüzyıl sonrası siyasi ve sosyal çalkantılar ile dini eğilimlerin güçlenmesi sonucu yeniden yönünü değiştirmek zorunda kaldı. İslam dünyasında özgür düşünce üretimi sınırlandı; 16. yüzyıldan itibaren klasik İslam felsefesi ciddi ölçüde dogmatik düşüncenin etkisine girdi. Bu açıdan bakıldığında, 11. yüzyıla kadar Hristiyan Avrupa’sı özgür düşünceyi yasaklarken, İslam dünyası özgürlüğü yaşamış; ama 11. yüzyıldan sonra İslam dünyası da dogmatik baskının etkisine girmiştir.
Bu sırada Avrupa’da, özellikle 11. yüzyıl sonu ile 12. yüzyıl başlarında, tercüme hareketiyle Arapçaya çevrilen eserler Endülüs ve Sicilya merkezlerinden yeniden Latinceye aktarılmaya başlandı. Endülüs çevirmenler aracılığıyla başlayan bu yeniden Latinceye çevirme hareketi Aristoteles’in tüm felsefi eserleri, tıp ve astronomi metinleri özellikle İbn Rüşd’ün yorumlarıyla birlikte Latinceye geçerek Avrupa düşüncesini derinden etkiledi. Bu çeviriler, Avrupa’da özgür düşüncenin gelişmesine ve Rönesans’a giden sürecin oluşmasına neden olmuştur.
Bir zamanlar özgürlüğün tercümesini yapan İslam dünyası, özgürlüğünü yitirirken; bir zamanlar özgürlüğü yasaklayan Batı, Müslümanlardan aldıkları felsefi bilgi birikimiyle özgür düşünceyi yeniden oluşturmuştur.
