İlk Kitabım “Nietzsche’nin Cini” Üzerine Bir Deneme

Nietzsche, belki de felsefe tarihinin en tartışmalı düşünürlerinden biridir hatta onun eserlerini okuyan birçok kişi onu gelmiş geçmiş en zeki insanlardan biri olarak görür. Örneğin Freud, hiç kimsenin insan psikolojisini onun kadar derinlemesine anlamadığını ve hiç kimsenin bu kadar derin bir gözlem yeteneğine sahip olmadığını söyler. Heidegger, Nietzsche’yi Batı felsefe tarihinde metafiziğin en yüksek noktası olarak görür hatta “Ahlakın Soykütüğü” ve “Trajedinin Doğuşu” adlı eserlerini felsefe külliyatı içinde devrim niteliğinde olabilecek eserler arasına koyar.

Fakat doğruyu söylemek gerekirse henüz Nietzsche’nin bütün kitaplarını okumamış olsam da Nietzsche için söyleyebileceğim tek şey onun cümlelerinin pek de aklı başında bir insanın söyleyeceği cümleler olmadığıdır. Ama belki de bu kadar sarsıcı ve bu kadar baş döndürücü düşüncelere sahip bir filozof olmak biraz da aklı başında olmayan cümleler yazabilmekten geçiyordur. Ve bence insanlık var olduğu sürece Friedrich Nietzsche hakkında olumlu ya da olumsuz tartışmalar her zaman olacaktır; onun cümleleri ise daima bizi kışkırtmaya, kızdırmaya, büyülemeye ve yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.

Beni böylesine zor anlaşılan bir filozofun “Bengi Dönüş” felsefesi hakkında bir öykü yazmaya iten neden ise onun “Şen Bilim” kitabında yazdığı “Yaşadığınız bu hayatı, tek bir saniyesini bile değiştirmeden, sonsuz kere yeniden yaşamak ister miydiniz?” cümlesi oldu. Bu cümle benim için tam iki yıl sürecek uzun bir yolculuğun giriş cümlesiydi.  

Nietzsche, kitabında “eğer bir gün karşınıza bir cin çıksa ve size bu soruyu sorsa” diyerek, soruyu hayali bir Cin’e sorduruyordu.

Bu soru, asla sıradan bir merak değildi; belki de insanın kendi varoluşuna yönelttiği en çıplak sorulardan biriydi. Nietzsche, bu sorunun altında oluşturduğu felsefeyi “Bengi Dönüş” olarak adlandırdı. Bu düşünce yalnızca bir felsefi iddia da değildi, insanın kendi hayatına duyduğu sevginin de sınavıydı.

Yaşadığın hayatı her şeyiyle kabullenmek…

İşte sınav buydu.

Çünkü bazen bir insanın en büyük itirafı, hayatını bir kez daha yaşamak isteyip istememesidir. Bu itiraf yalnızca geçmişe değil, bütün bir hayata yöneltilmiş bir aynadır aslında. Bu aynada görünen ise biz istesek de istemesek de hayatımızdaki her “keşke” ve her “iyi ki”’nin yansımasıdır.

Aslında “Hayatımı yeniden yaşamak ister miydim?” sorusu “Yaşadığım bu hayatla yüzleşebilir miyim?” sorusunun başka bir biçimiydi. Ve bir insanın yaşadığı hayatıyla yüzleşebilmesi ve ne yaşarsa yaşasın her şeye rağmen hayatına “Evet” diyebilmesi ise başlı başına zaten bir varoluş felsefesiydi.

2024 yılının şubat ayında ilk cümlesini yazdığım “Nietzsche’nin Cini” adlı uzun öyküm 2025 yılının kasım ayında bittiğinde, karşımda gerçekten de büyük bir varoluş sınavı vermiş bir öykü duruyordu. Ve en önemlisi ben Nietzsche’nin “Bengi Dönüş” felsefesini bu yazdığım öyküde bir kurguyla anlatabilmiştim.

Fakat derler ki; “Her beyaz sayfaya yazılan o ilk cümle, yazılacak olan son cümlenin de ağırlığını üzerinde taşır.” Benim için iki yıl süren bu yolculuk, o ilk cümleyle başlasa da henüz sonunu bilmediğim o son cümlenin ağırlığını tüm yolculuk boyunca hissettim. Şimdi geriye dönüp baktığımda sanki kitabımın yazılma sürecinde geçen o iki yıl, bütün o yaşadığım tereddütlerin, yazıp sonra sildiğim, beğenmediğim cümlelerin, bazen yazarken kendimi yetersiz gördüğüm, yırtıp çöpe attığım sayfaların, yazmaktan vazgeçip sonra yeniden bilgisayarımın başına geçtiğim ve kelimeleri yeniden arka arkaya bağladığım o anların toplamı gibi geliyor.

Felsefenin soğuk koridorlarından çıkıp doğrudan ruhumuzun merkezine oturan hatta belki de varoluşumuza tutulmuş en acımasız ve bir o kadar da dürüst bir ayna olan Nietzsche’nin bu sorusu bizi anında kendi iç muhasebemizle yüzleştiriyordu.

Ben ise adeta bir turnusol görevi gören Nietzsche’nin bu ünlü sorusuyla, belki de kendi hayatımda yüzleşmekten korktuğum için, bu soruyu kitabımın ana karakteri Profesör Doktor Murat Gökmen ile yüzleştirdim. Murat Gökmen bu soruyla tam da hayatın en kırılgan anında, bir hastane odasında, ölümle burun buruna gelmişken yüzleşiyordu. Bilinci kapalıyken, zihninde yankılanan bu fikir, onu tüm varoluşunu sorgulamaya itiyordu.

Bazen en karmaşık acıların ilacı, felsefi teorilerde değil de hayatın içinden süzülüp gelen yalın bir bilgelikte saklıdır.

Murat Gökmen’in üç kuşak süren hayatını anlattığım bu uzun öyküm, yetmiş dokuz yaşında bir felsefe profesörünü bu varoluşsal sorgulamanın ortasında, geçmişe doğru baş döndürücü bir bilinç yolculuğuna çıkartıyor. Çocukluktaki terk edilmişliğin derin yaraları, ilk büyük aşkı Nermin’in ihaneti, Nermin’in aslında babasıyla olan ancak yıllar sonra adını koyabildiği “Baba Yarası” travması, Murat’ın hayatının aşkı Beyza ile kurduğu denge ve kızı Eylül’e olan koşulsuz sevgisi… Tüm bu anılar, birer hesaplaşma gölgesi gibi profesörü takip ederken, bilincinin sınırlarında beliren gizemli bir kadın sesi -“Nietzsche’nin Cini”- ona tam da bu soruyu, Bengi Dönüş’ün o ağır yükünü taşıyan sorusunu sorar; “Yaşadığın bu hayatı, tüm pişmanlıklarınla, acılarınla ve sevinçlerinle hiçbir saniyesini bile değiştirmeden yeniden kabul edebilir misin?” İşte bu soruyla birlikte tam da hikayenin zirve noktasında, geçmişten gelen sarsıcı bir sır, hastane odasında somut bir yüzleşmeye dönüşür.

“Nietzsche’nin Cini” üzerinden çıktığım bu yolculuk, bana hayatın tek bir doğruya ya da tek bir yanlışa sığmadığını gösterdi. Yaşadığımız her şey aslında kimi zaman geçmişten bugüne taşıdığımız travmalarımız, kimi zaman psikolojik yaralarımız yüzünden kaçtığımız sevgilerimiz, acıyla başa çıkmak için seçtiğimiz yanlış yollarımız ve en sonunda vardığımız küçük büyük bilgeliklerden ibaret. Ama hepsi de bizi biz yapan bütünün birer parçası değil mi zaten?

Belki de kitabımı okuduğunuzda Nietzsche’nin o baş döndürücü aynası size de dönecektir. Peki, o an geldiğinde kendi hikâyenizdeki affedemediklerinize, iyi ki yaşamışım dediğiniz anlara ve sessiz pişmanlıklarınıza dürüstçe bakabilecek misiniz?

Peki siz, tüm iniş ve çıkışlarıyla, kendi hikâyenize bir kez daha kocaman bir “Evet” diyebilir miydiniz?

Ben bu kitabı yazarken çok mutlu oldum; umarım cümlelerimi okurken siz de en az benim kadar mutlu olursunuz.

Son olarak bilmenizi isterim ki, bu uzun öyküme değer vererek kitaplaşmasını sağlayan “Yol Akademi Yayınevi” ve “Mythos Kitap ” bu cümleye sığmayacak kadar büyük bir teşekkürü hak ediyor. “Onların bu inancı olmasaydı kitabım sizlerle buluşur muydu?” bu da hayatımın sanırım bir başka varoluşsal soru olacak.

Keyifli okumalar…


Yorum bırakın