Felsefe tarihinde nedensellik problemi, modern düşüncenin en sarsıcı tartışmalarından birini oluşturur. Bu tartışmanın başlangıç noktalarından biri, İskoç filozof David Hume’dur. Humu’un düşüncelerini etkileyen kişi ise yine bir İngiliz ampirist düşünür olan Jonh Lock olmuştur. Lock, deneyim denilen faaliyetin duyu organlarımız aracılığıyla elde etiğimiz veriler olduğunu söylüyordu. David Hume, Locke’un bu düşüncesini bir adım daha ileri götürerek; aklın, deneyim ve algı yoluyla elde ettiği bilgileri ikiye ayırdı: “İzlenimler” ve “Düşünceler”
Hume’a göre İzlenimler, bir anda gerçekleşen algılardır. Bu yüzden canlı bilgilerimizdir. Düşüncelerse daha önce deneyimlediğimiz algıların zihinden geri çağrılarak elde edilmesiyle oluşan sönük bilgilerimizdir. Ama gelin bu iki tanımı daha iyi anlayabilmek adına örnekleyelim.
Bir bardak sıcak çayı üzerimize döktüğümüzde, sıcak çayın bizi yaktığını anlarız bu o an gerçekleşen bir bilgidir çünkü canımız yanmıştır yani canlı bir bilgidir ve Hume’a göre bu bir izlenimdir. Oysaki biz geçmiş deneyimlerimizden sıcak çayın bizi yakabileceğini biliyorsak ve bu bilgiyi hatırlıyorsak bu geri çağırılmış bir bilgidir. Hume’a göre bu bir düşüncedir. Bizdeki etkisi izlenime göre daha sönüktür.
Hume, her düşüncenin bir İzlenime dayanması gerektiğine inanıyordu. Bu nedenle bir düşünce eğer bir izlenime dayanmıyorsa, bu düşüncenin temelsiz bir düşünce olduğunu söylüyordu. Hume, kitabında “Eğer bizler, öğretimizi koruyup sürdüreceksek, bize düşen, o öğretimize karşılık gelen izlenimi ortaya koymaktır.” diyecektir. Hume böylece rasyonalistlerin düşünce aklın bir eylemedir fikrini kabul etmekle birlikte bir amprist olarak düşüncenin ancak bir deneyimle ortaya çıktığını deneyim olmadan bir düşüncenin oluşmayacağını söylüyordu.
Peki, diyelim ki biz bir izlenimle bir düşünce elde ettik daha sonra elde ettiğimiz düşünceye benzer bir başka düşünce daha elde ettik; bu iki düşünceyi birbirine bağlayan şey nedir? İşte burada yavaş yavaş nedenselliğe giriyoruz. Hadi bakalım kolay gelsin…
Hume diyor ki; bu iki düşünce arasındaki bağlantıyı kuran belirli ilkeler vardır. Bunlar, Benzerlik, Zamanda ve Mekânda Yakınlık ve Neden ve Sonuç İlişkisi ilkeleridir. Bunların her biri, düşüncelerimizin birbirine bağlanmasını sağlar.
Yine bir örnekle anlamaya çalışalım; Oteldesiniz ve balkondan dışarıya bakıyorsunuz önde bir havuz, havuzun gerisinde bir kumsal, kumsalda şemsiyeler ve en geride bir deniz gördünüz. O anda gördüklerimiz daha önce gördüğümüz şeylerin düşüncelerini de bize getirir mesela bir önceki tatilimizi. İşte bu, benzerliktir.
Otomobil markalarından bahsettiğimizde ve bir otomobil markasını düşündüğümüzde aklımıza hemen diğer otomobil markaları da gelebilir. İşte bu da yakınlıktır. Ya da arabanızla geçen hafta ufak bir kaza yaptınız ve sol çamurlukta bir hasar oldu. Bir türlü vakit bulup arabayı tamirciye götüremediniz. Bu yüzden ister istemez arabanıza her bindiğinizde ve sol çamurluktaki hasarı her gördüğünüzde düşünceniz gözünüzün önüne kaza anını getirir. İşte bu da yazımızın asıl konusu olan “Neden ve Sonuç ilişkisi”. Evet, buraya kadar ancak nedenselliği tanımlayabildik. Ama merak etmeyin bundan sonrası emin olun çok daha kolay çünkü buraya kadar yokuş çıktık artık yokuşu inme vakti geldi. Hadi bakalım devam edelim.
Hume, insanın anlama yetisini iki kategoriye ayırmıştır; Birincisi, eğer bir nesne ya da bir olay kesinlik arz ediyor ve baktığımızda o kesinliği görebiliyorsak bu nesne ya da olay kendini kendinde açıklar. Kendini kendinde açıklamak ne demek? Bir üçgende üç kenar olduğunu biliyoruz ama Hume diyor ki; Üçgenin üç kenarlı olduğunu ben zaten üçgenin kendisinden bilirim. Bu nedenle bu zorunlu bir bilgidir. İkincisi ise kesinlik arz etmeyen olgulardır. Bunlar üçgenin üç kenarlı olduğu düşüncesindeki kadar kesin ve açık değildir. Bu durumda eğer bir nesne ya da bir olay kesinlik arz etmiyorsa bunda bir zorunluluk yoktur. Eğer zorunluluk yoksa bu olduklarından başka türlü olabilecekleri anlamına da gelir.
Burası biraz karışık değil mi? O halde Hume’un verdiği klasik örnekle anlamaya çalışalım. Hume’a göre güneşin yarın doğacını söylemek ile güneşin yarın doğmayacağını söylemek arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de eşit oranda kabul edilebilir. Çünkü yarını henüz kimse bilmiyor bu nedenle yarın güneşin doğup doğmayacağını apaçık bir şekilde kimse bilemez.
Peki, o halde biz yarın güneşin doğacağından nasıl bu kadar eminiz? Bizim yaptığımız yalnızca güneşin doğacağına dair bir tahmindir. Fakat yine de insan, yarın güneşin doğmasını bekler. Peki, insanı bu beklenti içine sokan şey nedir?
Hume, insanı böyle bir beklenti içine sokan şeyin neden-sonuç ilişkisi olduğunu söylüyor. Huma’a göre bu durum insanın sadece psikolojik bir durumundan başka bir şey değildir. Yani bu sadece olan bir şeyin her zaman olacağına dair bir inancımızdır. Asla bir zorunluluk değildir.
Bu yüzden Hume’a göre doğada zorunlu bir neden sonuç aramak anlamsızdır. Neden Sonuç arasındaki bu ilişki sadece geçmiş deneyimlerimizin sürekli olarak tekrar etmesine dayanan alışkanlıklarımızın sonucunda oluşmuş bir inançtır. Ona göre insanlar, dünyada zorunlu nedensel bağlar gördüklerini sanırlar; oysa gerçekte deneyimlediğimiz şey yalnızca olayların art arda gelmesidir.
Hume’un bu radikal eleştirisi, modern felsefede büyük bir sarsıntı yaratmıştır. Özellikle Alman filozof Immanuel Kant, Hume’un bu düşüncesinin kendisini “dogmatik uykusundan uyandırdığını” söyler. Kant’ın sorusu şudur: Eğer Hume’un dediği gibi nedensellik deneyimden türetilmiş bir alışkanlıksa, bilimsel bilgi nasıl mümkün olabilir? Doğa yasalarının zorunlu ve evrensel olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Kant, bu soruya cevap ararken radikal bir dönüş gerçekleştirir. Ona göre nedensellik doğada keşfettiğimiz bir özellik değildir; tam tersine, zihnin dünyayı deneyimleyebilmesi için önceden sahip olduğu bir yapıdır. Yani a priori olarak önceden bize verili bir yapı.
Kant’ın geliştirdiği bu yaklaşım “transendental idealizm” olarak bilinir. Kant’a göre insan zihni deneyimi pasif biçimde almaz; aksine deneyimi kurar. Immanuel Kant’tan önce genel kabul şu şekildeydi: Bilgi nesneye uyar. Yani zihin pasif kabul edilirdi. Dünya nasılsa biz onu öyle bilirdik. Zihin adeta bir ayna gibiydi: nesneler neyse bilgi de ona göre oluşurdu. Kant’ın yaptığı şey ise kendisinin de söylediği gibi felsefede bir “Kopernik Devrimi” dir. Nasıl ki Copernicus “Güneş dönmüyor, Dünya dönüyor” diyerek bakışı ters çevirdiyse Kant da aynı şeyi yapmıştır.
Kant’ın iddiası şudur: Nesneler bilgimize uymak zorundadır. Yani Zihin pasif değildir. Zihin deneyimi aktif olarak kurar.
Duyularımız bize yalnızca ham bir veri sağlar. Bu verilerin anlamlı bir deneyime dönüşmesi için zihnin belirli yapıları devreye girer. Kant bu yapıları iki düzeyde açıklar. İlk düzeyde uzay ve zaman, yani deneyimin a priori formlarıdır. Başka bir deyişle, biz nesneleri zaten uzay içinde ve zaman içinde algılamak zorundayız; çünkü zihnimiz deneyimi uzay-zaman içinde kurar.
İkinci düzeyde ise anlama yetisinin kategorileri devreye girer. Kant göre düşünebilmemizi sağlayan ve yargıları birbirlerine bağlayarak birleştirici özelliği meydana getiren 12 kategori vardır.
Nicelik: birlik, çokluk, bütünlük
Nitelik: gerçeklik, hiçlik, sınırlama
Bağıntı: töz ve ilinek, neden ve etki (nedensellik), eyleyen ve edilgin olan
Kiplik: olanak ve olanaksızlık, varolma ve varolmama, zorunluluk ve rastlantı.
Bunlar bilgimiz için zorunlu kavramlardır. Ama algıdan ve deneyden gelmezler.
Kant’a göre nedensellik, olayların zorunlu biçimde birbirine bağlanmasını sağlayan zihinsel bir ilkedir. Bu nedenle nedensellik, doğada sonradan keşfettiğimiz bir özellik değil; deneyimin mümkün olmasını sağlayan zihinsel bir kategoridir. Böylece Kant, Hume’un şüpheciliğine cevap verir: Nedensellik alışkanlık değildir, zihnin kurucu kategorilerinden biridir.
İşte bu noktada Kant’ın düşüncesi, daha sonra Alman filozof Arthur Schopenhauer üzerinde derin bir etki bırakacaktır. Schopenhauer, Kant’ın bu felsefesini büyük ölçüde kabul eder; ancak onu radikal biçimde sadeleştirir ve dönüştürür. Schopenhauer’un ünlü eseri “İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya” şu cümleyle başlar: “Dünya benim tasavvurumdur.” Bu ifade, onun bütün sisteminin anahtarıdır aslında. Schopenhauer’a göre dünya dediğimiz şey, bir öznenin karşısında nesne olarak ortaya çıkan tasavvurların toplamıdır. Başka bir deyişle dünya, özne ile nesne arasındaki ilişki içinde ortaya çıkar. Görülen, duyulan, dokunulan ya da düşünülen her şey sadece öznenin bir tasavvurdur.
Az önce yukarıda Kant’ta nedensellik kavramını anlama yetisinin kategorilerinden biri olarak gördük Schopenhauer ise bunu kabul eder ama önemli bir şey ekler: Ona göre bu kalıpların hepsi zaten tasavvurun içinde ortaya çıkar.
Çünkü: mekânlı bir şey, zamansal bir şey ve nedensel bir şey ancak bir tasavvur olarak bize verilir. Bu yüzden “tasavvur hepsini önceler. Schopenhauer’ın mantığı şudur: Önce tasavvur vardır (özne–nesne ilişkisi). Bu tasavvurun içinde: mekân ortaya çıkar, zaman ortaya çıkar ve nedensellik ortaya çıkar. Bu yüzden tasavvur daha kapsayıcıdır.
Yine daha iyi anlamak adına örneklersek. Eğer burnumuz bir koku alır ya da gözümüz bir nesneye maruz kalırsa zihin duyu organları aracılığıyla dışarıdan gelen bu etkileri alır ve hemen şu soruyu sorar: “Bu etkinin nedeni nedir?” İşte bu anda nedensellik devreye girer ve bu etkilerin dış dünyadaki bir sebebe ait olduğunu varsayar. Böylece onu nesne olarak düşünür. Schopenhauer’un ifadesiyle, duyular etkiyi verir, zihin sebebi kurar ve böylece nesne oluşur.
Bu noktada Schopenhauer, dünyanın tasavvur olduğunu söyleyerek fenomenler dünyasını açıklamış olur. Ancak hemen ardından daha derin bir soru sorar: Eğer dünya yalnızca bir tasavvursa, bu tasavvurun arkasında gerçek olan nedir? Kant bu soruya kesin bir cevap vermekten kaçınmış ve “kendinde şey”i bilinemez olarak bırakmıştı. Schopenhauer ise bu boşluğu doldurmaya çalışır. İşte Schopenhauer’un boşluğu doldurduğu kavram “isteme” dediği şeydir.
İnsanlarda arzular ve istekler biçiminde ortaya çıkar; fakat Schopenhauer’a göre bu güç yalnızca insanlara özgü değildir. Doğadaki tüm süreçler, aynı temel gücün farklı varyasyonlarıdır. Yerçekimi bir taşı aşağı çeker, mıknatıs demiri kendine doğru çeker, bitki güneşe doğru büyür; bütün bu süreçler aynı temel gücün, yani istemenin ifadeleridir.
Bu görüş, onun felsefesine derin bir varoluş yorumu da kazandırır. İsteme sürekli isteyen ve hiçbir zaman tam olarak doymayan bir güçtür. Bir arzu tatmin edildiğinde hemen yeni bir arzu ortaya çıkar. Bu nedenle hayat, Schopenhauer’a göre, çoğu zaman acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaç gibidir: arzular gerçekleşmediğinde acı çekeriz; gerçekleştiğinde ise kısa süre sonra boşluk ve sıkıntı ortaya çıkar. Bu karamsar tablo, Schopenhauer’un insan varoluşuna dair en bilinen yorumlarından biridir.
Hume nedenselliğin yalnızca alışkanlık olduğunu savunarak bilginin temellerini sarsmıştır. Kant ise nedenselliğin zihnin a priori kategorilerinden biri olduğunu söyleyerek deneyimi mümkün kılmıştır. Schopenhauer ise bu çerçeveyi daha da ileri götürerek dünyayı özneye görünen bir tasavvur olarak yorumlamış ve fenomenlerin ardındaki gerçekliği isteme kavramıyla açıklamaya çalışmıştır.
