“Su Başında Durmuşuz…”

Su başında durmuşuz… diye başlar Nazım Hikmet’in “Masalların Masalı” adlı şiiri.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek güneş kalacak;
sonra o da gidecek…

Güneş de giderse geriye ne kalacak?  Ben bu şiiri her okuduğumda bu soru gelir aklıma ve karşımda rengarenk bir diyalektik görürüm; diyalektiğin mısralarla anlatıldığı bir şiir…

Diyalektik; Evrende her şeyin kendi içinde zıttını barındırdığını, her şeyin zıttıyla var olduğunu savunan bir görüştür. Tez, Antitez ve Sentez üzerine kurulu olan bu felsefeye göre her tez kendi antitezini oluşturur çünkü her tezin varlığı kendi zıttına yani antitezine bağlıdır.

Bütün bu kozmos zıtlıkların dengesi üzerine kurulmuştur. Bu yüzden bu dünyada ister maddesel ister düşünsel olsun bir şeyin farkına varabilmek için genellikle o şeyin zıttını düşünür ve o şeyi zıttıyla anlar ve tanımlarız. Mesela kötünün ne olduğunu bilmeden iyi kavramını anlatabilir miyiz? Ya da gündüzü bilmeden geceyi anlatmak olanaklı mıdır? Kötü aslında iyi olmayan değil midir? Kısacası bizim için her gerçek zıttıyla anlam bulur.

Diyalektik kavramına geçmeden önce Uzakdoğu’nun kadim felsefesi olan “Yin-Yang” öğretisine az da olsa girmek lazım diye düşünüyorum. Yin kötülüğü (Siyah), Yang ise iyiliği (Beyaz) sembolize eder. İçi içe geçmiş siyah ve beyazdan oluşur; Yin’in içerisinde Yang, Yang’ın içerisinde ise Yin bulunur. Birbirine taban tabana zıt iki kavram Yin-Yang içinde denge bulur. Biri olmadan diğeri olamaz çünkü birinin var oluşu diğerinin varlığına bağlıdır.

Diyalektik felsefe de”Yin-Yang” gibi karşıtların birliğine dayanır ve karşıtlar yoluyla yani tez ve antitez ile akıl yürüterek senteze ulaşır. Diyalektik Materyalizm’in isim babası olmasa da fikir babası olarak bilinen Herakleitos şöyle der;

“Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. Her şey çatışma sonucundan meydana gelir. Oluşun tek varlık sebebi kendi karşıtıdır. Kozmos, karşıtlıkların savaşından meydana gelmiş bir uyum bir Harmonia’dır.”

Diyalektik düşünceye göre tez önce kendi zıttını oluşturur sonra oluşturduğu bu zıttıyla yani antiteziyle bir çatışmaya girer ve bu çatışmadan ortaya bir sentez çıkar; ortaya çıkan bu sentez yepyeni bir tezdir aslında… Yeni bir tez doğmuştur bu çatışmadan. Bu yeni tez yeniden kendi antitezini oluşturur ve sonra ortaya yeni bir sentez daha çıkar. Ve diyalektik düşünceye göre bu döngü böylece devam edip sürer gider…

İşte Marx o ünlü “Tarihsel Materyalizm” düşüncesini diyalektik düşünceden yararlanarak, dünyanın tarihsel gelişim sürecini anlamak ve açıklamak için geliştirmiştir. Hegel’in İdealist Diyalektiğinin aksine maddeyi düşünceden değil; düşünceyi maddeden üreten bir diyalektik felsefedir ve Marx’ın Tarihsel Materyalizmi; Marx’ın “Ben Hegel’in felsefesini baş aşağı çevirerek oluşturdum” dediği de budur aslında…

Tarihsel Materyalizm felsefesi, Toplumların gelişimini ve dönüşümünü inceler. Doğanın evrensel yasalarından ayrı olarak insanların oluşturduğu toplumların ve bu toplumların toplumsal gelişiminin felsefi bir bilimdir.

Gerçekten de uygarlık tarihine baktığımızda, ilk uygarlıklardan bu yana bütün toplumların belli toplumsal süreçler içinde değiştiklerini görürüz. Bu değişimler, toplumlara zamanın akışı içinde gelmiştir. Bu yüzden toplumsal değişimin ilk yasası zamandır. Sonra özgür düşünce, bilim ve felsefe gelir. Çünkü özgürlük olmadan değişimin olması imkansızdır.

İlk uygarlıklar doğada olan olayların doğal nedenlerini açıklayamadıkları için bu olayları doğaüstü güçlere dayandırmışlardı. Bu nedenle ilk uygarlıkların toplumsal gelişimleri sadece din ya da mitoloji üzerine olmuştur; Çin, Hint, Antik Yunan ve Ortaçağın feodalite yapısına sahip uygarlıklar böyledir.

Sonra Us yani Akıl özgür olmak istemiştir. Dogmatik düşüncenin baskısından kurtulan akıl özgür kalınca doğadaki olayları doğal nedenlerle açıklamaya başlamış ve özgür iradenin sahneye çıkması için insanlık bilimden, felsefeden, doğa yasalarından yardım istemiştir; böylece ussal faaliyet felsefenin, bilimin hatta tarihsel sürecin ana kaynağı olmuştur.

Aslında Tarihsel Materyalizm tam olarak insanlığın zaman içinde geçirdiği tarihsel ve toplumsal değişimlerini incelemenin yöntemi olarak idealizmin mekanik yöntemlerine karşı geliştirilmiş bir düşünce biçimidir. Bu nedenle Tarihsel Materyalizm düşüncesini ancak toplumların özgür düşünceye ulaştığı, idealist dünya anlayışını geride bırakmalarından sonra görürüz. Ve artık biliyoruz ki günümüzde Newton fiziğinin, Kuantum fiziğine karşı savunulması ne kadar anlamsızsa, tarihsel materyalizme karşı idealizmi savunmak da o kadar anlamsızdır.

Günümüz tarihçileri geçmişte, bir döneme damga vurmuş ya da tarihsel süreçte insanlığın gelişimine etki etmiş tarihi bir olayı ya da bir olguyu incelerken tarihsel materyalist anlayışla incelemek zorunda olduklarını bilirler. “Çünkü tarihi olaylar geçmişte tek bir “olağanüstü” insanın meydana getirdiği süreçler olarak açıklanamaz.” O dönem de öne çıkan mevcut toplumsal yapı, politik ya da ekonomik gelişmeler, dönemin felsefesi, düşünsel dünyası o dönemin, o toplumunun ürünleridir; bu nedenle tarihsel süreçle doğrudan veya dolaylı olarak ilişkilidir. İşte tam da bu yüzden diyalektik yöntem doğada gerçekleşen herhangi bir olayı onu çevreleyen koşullardan bağımsız ve onlardan ayrı düşünemez; zaten düşünsek bile bu bizim için yetersiz hatta anlamsız olurdu.

Diyalektik Materyalizm doğayı ve daha genelinde dünyayı tesadüfen bir araya gelmiş ve birbirinden ayrı şeyler tarafından oluşmuş olarak görmediği için dünyayı bir araya getiren tüm maddelerin birbirlerine bağlı olduğu bir bütün olarak görür.

Diyalektik Materyalizm, dünyanın durgun, hareketsiz, durağan ve değişmez olduğunu da kabul etmez aksine sürekli bir hareket ve değişim halinde olduğunu kendini sürekli dönüştüren ve değiştiren bir bütün olduğunu kabul eder.

Engels’in dediği gibi: “Tüm doğa, en küçüğünden en büyüğüne dek, küçük bir kum tanesinden güneşe, canlı en ilkel hücreden insana dek, sürekli bir varoluş ve yok oluş, sürekli bir akış, sonsuz bir hareket ve değişme içindedir.”

O yüzden gelin bu diyalektik dünyanın içinde henüz güneş bizi terk etmemişken, kedinin, kendimizin, çınarın, suyun ve güneşin tadını çıkartalım.


Yorum bırakın