En İyi Ahlaki Sistem Hangisidir?

Tarihin her döneminde gerek filozoflar gerek din adamları bu sorunun cevabını aramış hatta içlerinden bazıları insanların en doğru ve en ahlaklı şekilde nasıl yaşayacaklarını bulduklarını iddia etmişlerdir. Ancak yirmi birinci yüzyılı yaşadığımız şu günlerde bile halen bu sorunun net bir cevabının verilmediğini görüyoruz.

Öyleyse gelin bu yazımızda dilimiz döndüğünce “Ahlak Felsefesi”‘nin bir ucundan giriş yaparak Ahlaki Sistemleri konuşalım.

Öncelikle Nedir Bu Ahlak Felsefesi?

Kısaca tanımlamak gerekirse Ahlak Felsefesi, “Etik” olarak da bilinen, insanların doğru ve yanlış davranışlarını, ahlaki değerlerini, yükümlülüklerini ve sorumluluklarını sorgulayan bir felsefe dalıdır. Temel olarak, bireylerin nasıl davranmaları gerektiği ve toplumda hangi eylemlerin ahlaki olarak kabul edilebilir olduğu üzerine düşünür ve tartışır.

Genel ve en bilindik etik kural, “Altın Kural” olarak da bilinen “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına da o şekilde davran” etiğidir; fakat bu cümle toplum tarafından genel bir kabul görüyor olmasına rağmen kişisel tercihler göz önüne alındığında bu genel geçer formülün işlemediğini görürüz. Çünkü her birey, kendi değerleri, inançları, kültürel geçmişi ve yaşam deneyimleri doğrultusunda farklı istek ve ihtiyaçlara sahiptir. Birinin kendisi için iyi ve doğru bulduğu şey, bir başkası için geçerli olmayabilir. Örneğin, bir kişi sessizlik içinde yalnız kalmayı tercih edebilirken, başka bir kişi sosyal etkileşimleri ve insanlarla iç içe olmayı isteyebilir. Ve biz bu iki farklı tercihten birini yaşamak isteyen bireylerden birinin ahlaklı diğerinin ahlaksız olduğunu söyleyemeyiz.

Ayrıca “Altın Kural”, empatiyle çalışır. Yani kişinin empati yaparak kendisini başkasının yerine koyabilmesi gerekir. Ancak insanlar çoğu zaman başkalarının duygu ve düşüncelerini tam anlamıyla anlayamadıkları için doğru empatiyi gerçekleştiremezler.

İnsanların farklı kültürel yapılardan gelerek topluma karıştıklarını düşünürsek, “Ahlak” kavramının insan yaşamının en karmaşık ve belki de en tartışmalı konularından birisi olduğunu görürüz. 

Bu karmaşık konu üzerine günümüze gelene kadar herkes için geçerli olabilecek bir “Ahlaki Sistem” kurmak isteyen bir çok düşünür olmuştur ve bu konuda bir çok çalışma yapmışlardır.

Felsefe tarihine baktığımızda Ahlaki Sistem üzerine yapılan bu çalışmalardan iki tanesinin öncül olduğunu görürüz; Teleolojik ve Deontolojik Ahlak Yaklaşımı.

Teleolojik Sistemler, eylemlerin sonuçlarına odaklanan sistemlerdir. Teleolojik Sistem’e göre eğer bir davranış toplum için daha fazla mutluluk ya da daha fazla iyi sonuçlar doğuruyorsa doğru kabul edilir. Bu anlayışın en önemli temsilcileri Jeremy Bentham ve John Stuart Mill gibi düşünürlerdir. “Faydacılık” olarak da adlandırılan bu görüşe göre en yüksek ahlaki değer, mümkün olduğunca fazla insan için en büyük mutluluğu sağlayandır. Ancak bu sistem daha sonraki yıllarda, birey haklarını ve azınlıkların çıkarlarını koruma noktasında ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. Örneğin “Bir bireyin acı çekmesi, eğer toplumun genel refahını artırıyorsa, bu durumda ahlaki olarak o bireyin acı çekmesi meşru hale mi gelmiş oluyor?” sorusu halen Teleolojik Sistemin halen cevap veremediği bir sorudur.

Deontolojik Sistemler ise Immanuel Kant’ın geliştirdiği bir anlayıştır. Kant’a göre ahlaki bir eylem evrensel bir ilkeye dayanmalıdır. Kant kendi oluşturduğu bu sistemi “Kategorik İmperatif” (Koşulsuz Buyruk) ve “Hipotetik imperatif” (Koşullu Buyruk) olarak iki bölümde anlatır.

Kant, bireylere her hangi bir davranışta bulunurken yaptıkları davranışın her durumda ahlaki bir yasa olarak kabul edilip edilemeyeceğini sormalarını önerir.

Kant, “Kategorik İmperatif” (Koşulsuz Buyruk) olarak tanımladığı prensibi “Öyle eylemde bulun ki senin eylemin tüm insanlar için genel geçer bir yasa olsun.”cümlesiyle açıklar.

Birde bunun tam tersi olan “Hipotetik imperatif” (Koşullu Buyruk) vardır. “Hipotetik İmperatif”  belirli bir amaca ulaşmak için uygulanması gereken buyruklardır ve bir koşula bağlıdırlar.

Gelin bu iki prensibi bir örnekle açıklamaya çalışalım. Örneğin; “Cennete gitmek istiyorsan yoksullara yardım etmelisin” cümlesi “Hipotetik İmperatif” (Koşullu Buyruk) cümlesidir çünkü bu cümlede yoksullara yardım etmek cennete gitmenin bir koşulu olarak belirtilmiştir oysaki “Yoksullara yardım etmeliyiz” cümlesi ise “Kategorik İmperatif” (Koşulsuz Buyruk) cümlesidir. Kant ise bu iki cümle arasında “Kategorik İmperatif” (Koşulsuz Buyruk) cümlesinin ahlaklı olduğunu söyler. Böylece olayın içine vicdanı katar.

Aslına bakarsanız Kant’ın “Kategorik İmperatif” (Koşulsuz Buyruk) olarak tanımladığı prensip insanların akıl ve vicdanla ulaşabileceği bir evredir. “Ahlaki Otonomi” olarak da bilinen bu evre bireyin kendi ahlaki değerlerini kendisi oluşturabilme hakkını ifade eder. Çünkü Kant’a göre, her birey akıl sahibi olduğu için kendi eylemlerine dair sorumluluk alabilir. Yani daha basit olarak anlatırsak yaptığımız ya da yapmak istediğimiz bir eylem sonunda vicdanen bir rahatsızlık hissediyorsak Kant’a göre bu eylem ahlaklı değildir. Ancak tabii ki günümüz toplumunda bireysel otonomi ile toplumsal düzeni sağlamaya çalışmak hayli zordur.

Ünlü Varoluşçu düşünür Jean-Paul Sartre Kant’ın oluşturmak istediği bu evrensel yasaya daha fazla vurgu yaparak insanın tamamen özgür olduğunu ve kendi değerlerini yaratmak zorunda olduğunu savunur. Fakat Sartre’a göre bu özgürlük, büyük bir sorumlulukla birlikte gelir: Birey, kendi seçimlerinden ve eylemlerinden bütünüyle sorumludur. Fakat yine de bu sorumluluk bilinciyle de evrensel bir ahlakın mümkün olmadığını söyler. Her bireyin kendine özgü bir ahlakı olduğu için, doğru ve yanlış bireysel tercihlerle belirlenir bu da toplumsal düzenin sağlanması ve korunması açısından zorlayıcıdır.

Ahlaki Sistemlere verilecek bir başka örnek ise Aristoteles’in geliştirdiği “Erdem Etiği” sistemidir. Bu sistem, kişinin ahlaki davranışta bulunabilmesi için erdemli karakter özelliklerine sahip olması zorunlu tutar. Yani, Aristoteles’e göre ahlaklı kişinin erdemli bir yaşam sürmesi önemlidir. Bu sistemde ahlak, erdemler aracılığıyla “iyi insan” olmayı amaçlar. Örneğin cesaret, ölçülülük ve adalet gibi erdemler bu sistemin çalışabilmesi için önemlidir.

Ahlaki Sistemlerden bir diğeri hepimizin de tahmin edeceği gibi Ahlaklı davranışların Tanrı’nın emirlerine dayandırılmasıdır. Ahlak Felsefesi bu sisteme “İlahi Komut Teorisi” demiştir. Adından da anlaşıldığı üzere bu sistemde bir eylemin doğru ya da yanlış olup olmadığını belirleyen şey, Tanrı’nın bu konuda ne buyurduğudur. Bu sistem sadece Tanrı’nın iradesini ahlakın temeli olarak kabul eder.

“İlahi Komut Teorisi”nin karşısında ise “Nihilist Ahlak Sistemi” vardır. Nihilizm, ahlaki değerlerin objektif olmadığını bu nedenle evrensel veya mutlak ahlaki ilkelerin olamayacağını savunur. Nihilistlere göre, ahlak insan yapımıdır ve özünde herhangi bir gerçek ahlaki “doğru” veya “yanlış” yoktur.

Günümüz Modern Toplumları ise bütün bu Ahlaki Sistemleri bir yana bırakıp toplumun düzenini sağlamak açısında uygun olduğunu düşündükleri “Toplumsal Sözleşme Teorisi” olarak adlandırdıkları yeni bir sistem geliştirmişlerdir. Bu sistem, bireylerin toplumsal düzene katılarak sistemin getirdiği belirli kuralları kabul etmek zorunda olduğunu varsayar. Bu yeni sistem demokratik toplumlar için oldukça uygun bir sistemdir çünkü bireyler daha en başından karşılıklı hak ve sorumluluklarla bir arada yaşamayı demokratik olarak kabul etmişlerdir. Fakat bu sistemin adaletli olarak işleyebilmesi ise toplumun her kesimine eşit haklar ve fırsatlar sunmasıyla mümkündür. Bu ise ancak Demokratik bir yönetimle yönetilmekle mümkündür.

Yukarıda bir kaçını saydığımız bu ahlaki sistemlerin her biri, insan davranışlarını farklı açılardan ele aldığı için toplumun farklı ahlaki sorularına yanıt vermeye çalışmış ancak yine de felsefi açıdan bakıldığında “Ahlak Felsefesi”, neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirlemenin zorlukları üzerine sürekli tartışılan bir alan olmuştur ve tek bir “en iyi” ahlaki sistemin var olup olmadığı sorusu hala kesin bir yanıt bulmamıştır.


Yorum bırakın