Farkında mısınız “Beklemek” kavramını hissettirmeden, yavaş yavaş hayatımızdan çıkarttılar; yeni favori kelimemiz ise “Şimdi” oldu. Artık yaşadığımız yüz yılda beklemek gibi bir sabrımızın kalmadığını düşünüyorum. Hatta giderek hayatımızdaki herhangi bir şey için bekleme zorunluluğu olabileceğinin düşüncesini bile yitirdik. Belki de sırf bu yüzden artık bir tabak yemeğimizi ocağın üstünde ısıtmak için bile on dakikamızı ayırmak istemiyor, yemeklerimizi bize zaman kazandırdığını düşündüğümüz mikrodalga fırınlarımızda ısıtıyoruz.
Bilmiyorum daha önce hiç mektup yazanınız oldu mu? Hatırlar mısınız ama eskiden “Mektup beklemek” diye bir kavram vardı. Mektup yazar daha sonra da heyecanla ve belki de içimizde tatlı bir umutla bize yazılacak mektubun gelmesini beklerdik. Şimdilerde ise yazdığımız WhatsApp mesajına bir kaç dakika sonra cevap verilse canımız sıkılıyor. Hayatımıza girmesini istediğimiz doğru insanın ortaya çıkmasını bekleyecek vakitlerimiz bile yok artık bunun yerine yaşadığımız ilişkilere hız kazandırdığımız, o olmazsa öbürünü denediğimiz ilişkiler içindeyiz. “Eğer bu ilişki beni mutlu etmiyorsa, o zaman bir sonraki ilişkiye geçmeliyim” düşüncesi aşk kavramını da bir tüketim malzemesi haline getirdi. Görünen o ki, artık hiçbirimiz zamanı yaşamıyor, zamanla yarışıyoruz.
Peki neden bu kadar çok zamana ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz ya da zamanımız neleri yapmamıza yetmiyor da kendimize arta kalan zamanlar istiyoruz? Gerçekten konuya bu açıdan mı bakmak lazım?
Ben ne yazık ki bunun bir “Popüler Kültür” dayatması olduğunu düşünüyorum.
Çünkü hızlı bir tüketim çılgınlığıyla özdeşleşen 21. yüzyıl, yaşadığımız zamanı tüketirken tükettiğimiz bu zamanın içinde her şeyi biran önce tüketerek bizden yeni şeyler tüketmemizi istiyor. Bir yarış halinde acaba daha tüketmediğimiz ne kaldı koşturması içindeyiz. Hayata dair hızlı yaşamamız da bu yüzden.
Popüler kültürün hızlı, hareketli ve sürekli yenilenen bir yapıya sahip olması, sosyal medyada kendi hayatımızı sürekli başkalarının hayatıyla kıyaslama yapmamız, elde ettiklerimizle yetinmeyip her an daha iyiye ulaşma isteğimiz, uzun vadeli hedefler yerine anlık tatmin arayışımız, elbette ki popüler kültürün bir yansıması olan teknolojik gelişmeler ve daha birçok faktörün bir araya gelmesiyle bekleme kavramını arka plana attık. Çünkü hızlı bilgiye erişim ve anlık tatmin çağında yaşıyoruz. Bir tıkla her şeye ulaşabildiğimiz bu dönemde, beklemek sabırsızlığımıza ters düşüyor.
Oysaki felsefi düşünce “Beklemek” kavramını, sadece bir süre geçirmek değil; sabır, arzu ve anlam arayışını içeren derin bir eylem olarak tanımlıyor. Ancak modern dünyanın tüketim odaklı yapısı, her şeye hızlı erişim imkanları bu anlamlı süreci arka plana göndermemize neden oldu.
Heidegger varoluşu, insanın “varlığını” zamana yayarak anlamlandırdığı bir süreç olarak düşünürdü. Beklemek, bu sürecin bir parçasıydı; çünkü Heidegger’e göre beklemek, insanın kendisiyle ve arzularıyla baş ederek evrildiği bir andır ve insan zamana karşı saklanan bir varlık olarak, “Şimdi” de yaşasa bile geleceği düşünerek hareket eden bir canlıdır. Ancak yaşadığımız yüzyılda “Şimdi” ye odaklanan popüler kültür, geçmişin ve geleceğin anlamının kaybolmasına neden oldu. Yaşadığımız zamanın acilen doldurulması gereken bir “Şimdi” olduğu yanılgısıyla, insan yalnızca anı tüketmeye başladı.
Peki, tükettiğimiz sadece nesneler ve zamanımız mı?
Ben her şeyi tüketirken bu tüketim çılgınlığı içinde duygularımızı da tükettiğimizi düşünüyorum. Ne yazık ki günümüzün hızlı tüketim kültürü duygularımızı da bu sürece dahil etmiş durumda. Hislerimiz bile sanki birer “tüketim malzemesi” haline geldi. Duygularımız artık bizim için yaşanacak, sorgulanacak bir süreç değil, adeta hızlı yaşanıp bir kenara bırakılan “anlık” tatminler olarak hızla yaşanıp hızla tüketiliyorlar. Sevinç, hüzün, öfke veya hayal etmek gibi derin duygular, artık bizim için çok kısa sürelerde yaşanıp geçilen birer “anlık” durumlar halinde yaşanıyor. Ayrıntıyı yaşamadan, yaşadıklarımızı sorgulanmadan bir sonraki duyguya hızla geçiş yapabiliyoruz.
Oysaki Soren Kierkegaard gibi varoluşçu filozoflar duyguların, sorgulamalarımızın birer kapısı olduğunu düşünüyordu. Özellikle hüzün, kaygı ve yalnızlık gibi duygular, insanın kendisiyle yüzleşmeye ve varoluşunu sorgulamaya iter. Ancak bu her şeyi hızlı tüketme isteğimiz henüz daha yaşadığımız duyguları sorgulamadan hatta umursamadan başka bir duyguya geçerek yani “tüketerek” onları birer yüzeysel deneyime indirgiyor.
Sonuç olarak her şeyin hızla tüketildiği bu tüketim çağında beklemek, özümsemek ve bir şeyi yapmayı beklerken içsel dünyada derinleşmek artık bir lüks gibi görünüyor. Modern hayatın bu hızlı akışı, duygusal derinliğin kaybolmasına, geçici tatminleriyle yüzeysel bir varoluş tarzının ortaya çıkmasına neden oluyor. Modern tüketim kültürünün duygularımızı da hızla tüketilen birer meta haline getirmiş olması beklemenin insana kazandırdığı varoluşsal derinliği de silikleştirdi. Tüketim tarafından şekillendirilen bu aceleci yaşam biçimi, beklemenin olgunluğunu maalesef gölgede bıraktı.
Beklemek artık şiirlerde, aşk romanlarının sayfalarında kalan eski bir duygu sadece. Ne diyordu Turgut Uyar;
“Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur”

Bülent Bey, düşündürücü ve ufuk açıcı yazınızı az evvel okudum. Katılmamak elde değil. Teknolojinin giderek dayattığı her türden malzemeyi olabildiğince edinme çılgınlığımız, o ürün/hizmetin nasıl bir araca hizmet ettiğini algılama sürecimizin önüne geçmiş bir sorunsaldır. Araçlardan “tadında ve faydaya hizmet eder şekilde
istifade etmek” misyonu, misyon kavramının dahi es geçildiği günümüzde ne yazık ki karşımızda duran en büyük düşünsel ve yaratıcılık engelidir. Bu engellerin hasbelkader farkında olan, olmaya gayret eden bir avuç değer insanın yükü bu sebeple de ağır. O yük; fayda yaratma, fikir üretme, tartışma, bakış açısı yaratma ve inandığı güzel değerleri kuşakdaşları ve kendinden küçük evlatlarımıza aşılama gayretinden başka bir şey değildir. Bunun için gayret gösteren vicdan ve sorumluluk sahibi her insan bugün el üstünde tutulmalı, alkışlanmalı ve örnek gösterilebilmelidir. Teknolojinin hayatı kolaylaştırıcı faydasına odaklanmadığımız bu diyarda bu görüşün aksini savunanların yaşamlarını bilinmez bir zamana ipotek edecekleri görüşündeyim. Som dediğimiz şey’in takvimi belli olsaydı, bütün bunlar yaşanır mıydı?
Zaman biz onu kolumuza takmadığımız ve dahi bu yolculukta beraber yürümediğimiz sürece hiçbirimize yeter gelmeyecektir. Goethe’nin Yaşamımdan Şiir ve Hakikat adlı eseri okurken yazınızın içeriğine dair pek çok anekdot ve görüşünü ifade etmiş kıymetli bir edebiyatçı. Hazır yeri gelmişken olası bu yorumu okuyacak takip eden kitleniz için tavsiyemdir. Kaleminize kuvvet.
BeğenLiked by 2 people
Gökşen Hanım kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Yazılarınızı titizlikle takip ediyorum sizin gibi beğendiğim bir kalemden böylesine güzel bir yorum almak inanın benim çok değerli. Beklenilen ve tüketilmeyecek güzel bir dünyanın umuduyla tekrar teşekkür ederim.
BeğenLiked by 1 kişi