Sevmek Öğrenilebilir mi?

Alman sosyolog, psikanalist ve filozof Erich Fromm, “Sevme Sanatı” adlı kitabına Sevmek Bir Sanat mıdır? Yoksa sevgi, kaderin bir lütfuyla şanslı olanlarımızın kapıldığı tatlı bir duygu mudur?” sorusuyla başlar ve tahminimizin aksine ilk önerme üzerinde durarak sevginin bir beceri olduğunu ve tıpkı diğer sanatlar gibi öğrenilebileceğini söyler.

“Sevme Sanatı” adlı kitabı ilk okuduğumda, Fromm’un sevgiye bu şekilde yaklaşımı beni oldukça şaşırtmıştı. Fromm, sevginin doğuştan gelen bir içgüdü değil; bilgiyle beslenen, emekle gelişen bir kişisel yetkinlik olduğunu savunuyordu. Hatta, bir insanın herhangi bir sanat üzerinde eğitim alarak uzmanlaşıp bir sanatçı olması gibi ya da bir doktorun aldığı eğitim sonunda doktor diploması alarak doktor olması gibi, bir marangozun, bir öğretmenin ya da bir çiftçinin işinde uzmanlaşarak meslek sahibi olması gibi sevginin de öğrenebilen bir eylem olduğunu söylüyordu. Bu teorisini gerçekleştirirken atılacak ilk adımın sevginin de yaşamak gibi bir sanat olduğunun farkına varmak olduğunu, eğer nasıl sevmemiz gerektiğini öğreneceksek, müzik, resim, marangozluk, doktorluk ya da mühendislik mesleklerini öğrenmek için ne yapıyorsak aynısını yapmamız gerektiğini söylüyordu.

Sevmeyi bir mesleği öğrenir gibi öğrenmek mi?

Peki sizce bir meslek nasıl öğrenilir?

İnanıyorum ki, bir meslek öğrenmek için öncelikle o mesleğin eğitimini almak gerektiği konusunda sanırım hepimiz aynı fikirdeyizdir. Bu mesleki eğitim, akademik bir eğitim de olabilir bir usta çırak eğitimi de ama önce öğrenmek istediğimiz mesleğin kuramsal bilgisini öğrenmeliyiz. O mesleğe ait olan tüm kuramsal bilgiyi. İkinci adımımız ise öğrendiğimiz tüm bilgiyi eylemek dökmek yani pratik kazanmak olacaktır.

Gerçekten de bu iki adım sadece bir mesleği değil herhangi bir bilgiyi tam anlamıyla öğrenmek için de gerekli değil midir? Mesela bir doktoru düşünün. Bir doktor, doktor olabilmek için öncelikle Tıp mesleğinin eğitimini almak zorundadır hem de altı yıl. Daha sonra öğrendiği bu mesleği pratiğe dökerek uzmanlaşması gerekir yani mesleğini bir hastanede icra ederek öğrendiklerini pratik yapar böylece mesleği üzerinde uzmanlaşır. Bir mühendis, bir öğretmen, bir futbolcu, bir şoför de aynı şeyleri yapmaz mı? Önce öğrenir sonra pratik yaparak mesleğini icra eder ve ustalaşır.

Buraya kadar Erich Fromm’a katılmamak elde değil. Peki, sevmeyi ya da sevilmeyi bir meslek gibi nasıl öğreneceğiz?

Sevgi, toplumsal bir canlı olan insanoğlunun en temel varoluşsal ihtiyaçlarından biri olmakla birlikte, aynı zamanda en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Modern dünyada sevgi genellikle bir duygu durumuna indirgenir; ani bir his, tutkulu bir çekim ya da sadece romantik bir birliktelik olarak algılanır. Oysa Fromm’a göre sevgi, içgüdüsel bir eylem değil, bilgi, emek ve kişisel gelişimle öğrenilen bir beceridir.

İşte bu yazımız da, Fromm’un sevgi anlayışı ve, “Sevme Sanatı” kitabın temel tezleri üzerinde durmak istiyorum. Yazımız, bir meslek gibi öğrenilen sevginin, gerçek bir sevgiye nasıl dönüşebileceği hakkında olacak.

Fromm, gerçek sevginin dört temel öğeden oluştuğunu söylüyor: İlgi, Sorumluluk, Saygı ve Bilgi.

İlgi, sevilen kişiye yönelik aktif bir yönelim; Sorumluluk ise sevdiğimiz kişinin ihtiyaçlarına karşı duyduğumuz duyarlılık; Saygı, sevdiğimiz kişiyi olduğu gibi kabul etme; Bilgi ise sevilen kişiyi derinlemesine anlayabilme tutarlılığı. Bu unsurlar bir araya gelmeden oluşan “sevgi” ise, Fromm’a göre eksik ya da sahte bir sevgidir.

Kitabı okumaya devam ettiğimizde özellikle “Saygı” kavramının, Fromm’un sevgi anlayışında merkezi bir yer tuttuğunu görüyoruz. Çünkü sevgi, diğerini kendimize benzetmek değil, onu olduğu kişi olarak kabul etmekle mümkün. Buda sevgiliye duyulan saygı demek. Ama Fromm kendimizi tanımadan nasıl bir ilişki istediğimizi bilemeyeceğimizi söylüyor. Bu noktada Fromm, eğer birey kendisi tanımıyorsa, kendisine saygı duymuyor ve kendisini sevmiyorsa başkasını sağlıklı biçimde sevemeyeceğini söylüyor. Demek ki “Sevgi Eğitimi” önce kendimizden başlamalı.

Tabii ki 21. yüzyılda her şey değiştiği gibi, sevgi kavramı da köklü bir dönüşüm geçirdi. Teknolojinin baş döndürücü hızla geliştiği, bireyselliğin yüceltildiği ve tüketimin neredeyse bir yaşam biçimi haline geldiği bu çağda, sevgi artık eski anlamını koruyamaz hale geldi. Modern kapitalist toplum, insanları yalnızca maddi değil, duygusal anlamda da yalnızlaştırıyor ve birbirlerinden uzaklaştırıyor. Her birey, yoğun rekabet ortamında ayakta kalmaya çalışırken, duygusal ilişkiler de bu yarışın ve hızın bir parçası haline geldi.

İnsanlar, tüketim kültürünün etkisiyle artık yalnızca eşyaları değil, diğer insanları da birer “nesne” gibi algılamaya başladı. Bu durum, insan ilişkilerinde gerçekliği yok etti. Maalesef bu sistem, insanı da bir meta haline getirdi; kişilik, duygu ve düşünceler bir kenara itilerek, bireylerin ‘pazarlanabilir’ özellikleri yani dış görünüşleri, meslekleri, kazançları, sosyal çevreleri öne çıkarıldı.

Bu nedenle insanlar artık, en fazla kâr getirecek alanlara yatırım yapar gibi ilişkilerini de “mantıklı tercihler” üzerinden kurmaya başladılar. Sevgi, karşılıklı güven, emek ve sabır isteyen bir bağ kurma süreci olmaktan çıkıp; verim, fayda, statü ya da sosyal onay gerektiren bir anlaşmaya dönüştü. Artık bir ilişkide sevilmek, anlaşılmak ya da derin bir bağ kurmaktan çok, kişisel çıkarlarımızın tatmin edilip edilmediği önemseniyor. Güzel mi? Çekici mi? Yakışıklı mı? Parası var mı? kriterlerimiz bunlardan ibaret.

Bu nedenle gerçek sevgiyi bulmak yerine, bizi en az zorlayacak, duygusal emek harcamamızı en aza indirecek, en çok tatmin edecek ilişkileri tercih eder olduk. İlişkiler, bir tür “duygusal konfor alanı” haline gelirken; risk almak, sabretmek, ilişkimiz için emek harcamak gereksiz ve yorucu bir çaba olarak görülmeye başlandı.

Fromm bu düşüncesini yani sevgiyi bir “pazar ilişkisi” olarak gören anlayışı kitabında şöyle özetler:

“Modern kapitalist sistem içindeki insanın mutluluğunun temelini mağaza vitrinlerine bakmak, dilediği bir şeyi peşin ya da taksitle almak oluşturuyor. İlişki anlamında da kadın ya da erkek olsun, insanlara da aynı gözle bakılıyor. Erkek için çekici bir kız -ve kız için çekici bir erkek- peşinde olduğu bir ganimettir. Güzelliğinden başka bir özelliği olmadığını düşünen erkek ya da kadın için “Çekicilik” kişilik pazarında genellikle aranan ve peşinde koşulan bir süslü nitelikler paketi anlamına gelir.”

Maalesef günümüzde bu anlayış sonucu sevgi, bir “alma-verme” dengesi haline gelmiştir.

Anladığımız kadarıyla Fromm’un dediği gibi, sevgi bir “sanat” ise, bu sanatın inceliklerini öğrenmeden ve üzerinde çalışmadan gerçek anlamda sevmek mümkün değil. Ancak modern hayatın hızla değişen dinamikleri, bu öğrenme sürecini zorlaştırıyor. İnsanlar, sürekli bir koşuşturma içinde, yüzeysel ve anlık tatminlere odaklanırken, sevgi gibi derin ve sabır gerektiren bir beceriye yeterince zaman ayıramıyorlar. Bu nedenle kısa süreli, yüksek tatmin içeren ilişkiler günümüzün vazgeçilmez ilişkileri haline geldi.

Ayrıca kapitalist sistemin bireyleri meta haline getirmesi, sevginin koşulsuz, karşılıksız ve fedakar doğasına da zarar veriyor gibi. İlişkiler, pazarlık masasına dönüşüyor; sevgi bir yatırım aracına, karşılık beklenen bir kazanıma indirgeniyor. Bu durum, yalnızca romantik ilişkilerde değil, aile, dostluk ve hatta kendimizle kurduğumuz bağlarda da bile kendini göstermeye çoktan başladı.

Peki, bu durumda ne yapmalı? Fromm’un önerisi, sevginin öğrenilebileceği gerçeğinden hareketle, önce kendimizi sevmek ve anlamakla başlamak. Kendi iç dünyamıza, duygularımıza, ihtiyaçlarımıza saygı göstererek ve en önemlisi her koşulda kendimizi sevmeyi başararak işe başlamalıyız. Ardından, sevgiye dair bilgi edinmek ve bu bilgiyi hayatımıza pratik olarak uygulamak gerekiyor. Yani neyi sevip neyi sevmediğimizi artık bilmemiz lazım. Ben nasıl bir ilişki istiyorum? Hangi duygular beni besliyor? İlişkimde karşı tarafı mutlu etmek için neler yapmalıyım? gibi sorulara önceden cevap vermemiz lazım. Çünkü “Sevgi”, bilinçli bir eylem haline gelmedikçe, sadece geçici bir duygu olmaktan öteye geçemiyor. Fromm’un dediği gibi “Sevmek, sadece duyguların akışı değil, sürekli emek ve çaba gerektiren bir sanattır.”

İstesek de istemesek de Fromm’a hak veriyoruz. Tamam, anlaşıldı sevgi öğrenilen bir kavram. Peki ben öğrendim ama karşı taraf sevgi hakkında bir şey bilmiyorsa ne olacak?

Fromm, “Sevme Sanatı” kitabında sevginin bir “eylem”, bir “karar” ve “emek” olduğunu söylese de, bu sevginin tek taraflı sürdürülebileceği anlamına gelmez. Onun “sevgi kuramı” sevginin öğrenilebileceğini, sevmenin bir beceri olduğunu söyler; ama sevgi aynı zamanda karşılıklılık yaşanan bir duygudur. Sevgi eylemini pratiğe döktüğümüzde eğer sevgi iki kişi arasında dolaşmıyorsa bir anlam ifade etmiyor. Yani, sen onu anlıyorsun, peki o seni anlıyor mu? Sen ona alan tanıyorsun, peki o senin ihtiyaçlarını fark ediyor mu? Sevgi eğer sadece “verme” üzerinden yaşanıyorsa, bu ilişki zamanla maalesef kırılgan bir noktaya evriliyor.

Fromm da kitabında bu noktaya dikkat çekerek sevmenin sorumluluk, saygı ve bilgiyle birleşmesi gerektiğini söylerken, bu sorumluluğun tek kişiye yüklenmesinden bahsetmez.

Birini sevmek değerlidir. Ama kendini sevmeyi unutarak değil.

Karşılıklı olmayan sevgide ısrar etmek, seni yorar. Sevgi tek taraflı kendini tüketerek değil, birlikte büyüyerek yaşanmalı. Eğer sürekli olarak sen mutlu etmeye çalışıyorsan ama seni mutlu eden hiçbir şey sana verilmiyorsa zaten bir ilişki yaşamıyorsundur. Yani sevgiyi asla metalaştırma. Onu bir çıkar ilişkisi haline getirme.

Sonuç olarak, Fromm’un çizdiği sevgi modeli, bugünün yüzeysel, hızlı ve çıkar odaklı ilişki anlayışına karşı bir manifestodur. Ancak bu manifestoyu doğru anlamak için bireylerin önce sevgiye dair doğru bilgiye ulaşması, sonra da bu bilgiyi yaşamında aktif şekilde pratiğe dönüştürmesi gerekir. Tıpkı bir meslek öğrenir gibi.


Yorum bırakın