Fark Etmeden

İnsanın en büyük yanılsamalarından birinin “zamanın sonsuzluğu içinde her şeyin aynı düzenle devam edeceği” duygusu olduğunu düşünüyorum. Oysaki hayat, büyük ve gürültülü vedalarla değil; küçük, sinsi ve sessiz bitişlerle eksiliyor. Bizler, kapıyı çarpıp çıkanların vedalarına alışkın olduğumuz sürece asıl kayıpları, hayatımızın içinden hiç ses çıkarmadan eksilenleri fark etmiyoruz.

Hayır, trajik ayrılıklardan ya da ölümün o soğuk nefesinden bahsetmeyeceğim. Daha gündelik, daha sıradan, hatta “önemsiz” dediğimiz şeylerden bahsedeceğim; son kez yaptığımız ama son olduğunu bilmediğimiz o eylemlerden…

Çünkü insan en çok, son olduğunu bilmediği şeylerin yokluğunu özlüyor.

Mesela hatırlıyor musun? Eskiden işlek bir caddenin üzerinde, bir sokak arasında ya da şehrin kalabalık bir meydanında; üzerinde siyah kalın harflerle “TELEFON” yazan sarı renkte kulübeler vardı. Ankesörlü telefonlar… Yaşı kırkın üstünde olanlar mutlaka hatırlayacaktır. Bu telefonlar önceleri bir tarafında “PTT” diğer tarafında “JETON” yazan yuvarlak, sarı jetonlarla çalışırdı; sonra o metalik ağırlığın yerini plastik kartlar aldı. Kulübeye girer, jetonu delikten içeri atar ve o mekanik tıkırtıyla numarayı çevirirdik. Elimizde birkaç jeton, kulağımızda o metalik ses…

Sonra zaman geçti ve o sarı kulübeleri sessizce hayatımızdan çekip aldılar. Fark ettik mi? Hayır. Peki, en son ne zaman jeton alıp bir ankesörlü telefonda konuştun? Hatırlıyor musun? Daha da önemlisi; o konuşmanın, bir telefon kulübesinde yaptığın “son konuşma” olduğunu bilseydin ne hissederdin? Eskiden bir jetonun üç dakikalık kıymeti, o görüşmenin kısıtlı süresindeydi. Şimdi ise elimizdeki akıllı telefonlarla sınırsız iletişim imkanımız var ama söyleyecek daha az sözümüz, dinleyecek daha az sabrımız var. Ve hiçbir konuşma o üç dakikalık sınırlı konuşmanın yerini tutmuyor.

Ya da… En son ne zaman sokakta oyun oynadın? Hatırlıyor musun? Hani hiç yorulmadan bir topun peşinde koştuğun o günleri ya da hava kararana kadar ip atladığın, yakar top, istop oynadığın; annen pencereden seslenene kadar sokakta kaldığın o saf zamanlardan bahsediyorum.

Ve gün geldi onlar da bitti. Neden bittiğini bile bilmiyoruz. Bir gün geldi ve artık oyun oynamak için sokağa çıkmadık. Kimse de bize “bugün sokakta oynayacağın son gün” demedi. Sen de o günün, çocukluğunun son final sahnesi olduğunu anlamadın. Peki, o son günü hatırlıyor musun? Ya o oyunun hayatındaki son sokak oyunu olduğunu bilseydin? Bir düşünsene… En son ne zaman ufak plastik bir poşetin içindeki leblebi tozunu yedin, en son ne zaman incecik sapından tutup bir elma şekerini ısırdın?

Daha basit bir şey sorayım: En son ne zaman bir yere “son kez” gittiğini fark etmeden gittin? Bir mahalleye, bir eve, bir okula… Mesela ilkokuluna en son gittiğin günü hatırlıyor musun? İlkokul öğretmenini en son ne zaman gördüğünü, en son ne zaman beyaz bir tebeşirle tahtaya yazı yazdığını…

Belki de mesele şudur: Hayatımızdaki en büyük vedaların çoğu, vedaya benzemiyor.

Kimse sana “bu, çocukluğunun son günü” demiyor.

Kimse “bugün, bu şarkıyı son kez böyle saf bir heyecanla hissedeceksin” diye fısıldamıyor.

Kimse “birazdan, bir alışkanlığın sessizce hayatından çıkacak” diye uyarmıyor bizi.

Kimse “her şey hızlandıkça, bazı duyguların yavaş yavaş yok olacak” demiyor.

Kolaylaşan hayatımızın, aslında bazı şeyleri değersizleştireceğini göremiyoruz.

Ve en önemlisi; kimse “şu an fark etmeden veda ediyorsun” demiyor. Çünkü hayat, bitişleri ilan etmeyi sevmiyor; o daha çok sessizce fark ettirmeden çekilmeyi tercih ediyor.

Ve biz… Her şeyi tekrar edilecek sanıyoruz. Yarının, bugünün bir kopyası olacağına dair kör bir inanç besliyoruz. Oysa bazı şeyler, fark ettirmeden bir daha hiç olmamak üzere yaşanıyor

En gerçek bitişler, hep çok sessiz oluyor.


Yorum bırakın