Das Man (Herkes/Onlar) Ya Da El Âlem

Martin Heidegger, Varlık ve Zaman isimli çalışmasında insanın diğer varlıklardan kendi varoluşunu sorgulama yetisiyle farklılaştığını söyler.

Peki, Varoluşu sorgulamak ne demektir? Bir insan varoluşunu neden ve nasıl sorgular?

Heidegger’e göre insan ya da onun deyimiyle “Dasein”, sadece “yaşayan” bir varlık değildir; kendi varlığının farkında olan ve buna dair soru sorabilen tek varlıktır. Aslında varoluşu sorgulamak “Ben kimim?” sorusundan daha derine inmektir. Hatta belki de “Neden buradayım?” sorusunu gerçekten ciddiye almaktır. Ama en önemlisi: “Ben hayatımı gerçekten ben olarak mı yaşıyorum, yoksa bana ait olduğunu sandığım bir hayatın içinde mi sürükleniyorum” diye kendini yoklamaktır.

Bu soru, özellikle yaşadığımız bu yüzyılda insanının zihninde yankılanan en ağır sorulardan biri haline geldi. Çünkü içinde yaşadığımız sistem ve yaşadığımız bu yüzyıl; kaygı, güvensizlik ve yabancılaşma duygularını yoğun bir şekilde üretmeye devam ediyor.  21. yüzyılda her geçen gün teknolojik ilerleme hızlanırken, insanın iç dünyası da aynı hızla yüzeyselleşiyor. Kalabalıklar artıyor ama temas azalıyor. İletişim çoğalıyor ama anlaşılma duygusu zayıflıyor. Hızlı yaşanan bir hayatın içinde anlam arayışını kaybetmiş bireyler olarak yaşamaya çalışıyoruz.

Çünkü bu yüzyılın bizlere sunduğu “Modern Yaşam Tarzı” dediğimiz şey, sadece bir hayat biçimi değil; aynı zamanda bir yönlendirme mekanizması. Sürekli üretmeye, tüketmeye ve rekabet etmeye zorlayan bir sistem içindeyiz. Başarı, statü ve maddi birikim üzerinden tanımlanan bu düzen, bireyin kendi varoluşuyla kurduğu bağı giderek zayıflatırken, insan kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp, başkalarının yazdığı bir senaryoda rol alan bir figürana dönüştüğünün bile farkına varamıyor. Bu yüzden pek çok insanın içten içe hissettiği şey: “Bu hayat bana ait gibi görünse de, gerçekten benim mi?” duygusu.

Heidegger tam da burada sert bir teşhis koyar. Ona göre çoğu insan bu duruma alışmış durumdadır ya bu durumu sorgulamayı bırakmıştır ya da sadece sorguluyormuş gibi yapar. Çünkü gündelik hayatın hay huyu içinde kendimizi “Herkes böyle yaşıyor”, “Doğru olan bu”, “Uyum sağlamak zorundayım,” gibi cümlelerle rahatlatmayı seçiyoruz. Bu cümleler birer savunma mekanizması olmaktan öte insanı seçim yapma sorumluluğundan kurtarırken aynı zamanda hem kendisine hem de çevresine yabancılaştırıyor.

İşte Heidegger bu durumu “Das Man” kavramıyla açıklar. Türkçeye tam çevrilemese de en yakın karşılığı “Herkes/Onlar” ya da bizdeki ifadesiyle “El Âlem”dir.

Das Man, bireyin özgünlüğünü yitirerek anonim bir topluluğun parçası haline gelmesidir. Kısaca: insanın kendi hayatını yaşamak yerine başkalarının hayatını yaşamasıdır.

Aslında bu durum sadece bireysel bir zayıflık değil, bir toplum içinde yaşayan insanın yapısal bir parçasıdır. İnsan dünyaya tek başına gelmiş olsa da bir toplum içine doğar. Dilini, değerlerini, davranış kalıplarını çevresinden öğrenir.  Daha kendini tanımadan içinde yaşadığı toplumsal hayat ona normal olanın ne olduğunu öğretir. Yaşadığı toplum içinde hangi davranışların kabul gördüğü, hangilerinin kabul edilmediği ona hazır bir şekilde sunulur. Böylece birey, daha en baştan “Herkes”in dünyasına dahil olur. İşte buna “toplumsallaşma” denir.

Fakat Das Man olmanın bir bedeli vardır. Bu bedel, bireyselliğin kaybolmasıdır. Çünkü “Herkes”in içinde yaşayan kişi, kendi özgün hayatını yaşayamaz. Kendi kararlarını almak yerine, zaten alınmış kararların içinden seçim yapar.

Bu durum yaşadığımız yüzyılın modern dünyasında çok daha görünür hale gelmiştir. Eskiden “El Âlem” ne der?” cümlesi daha çok mahalle, aile ya da yakın çevreyle sınırlıyken, bugün bu baskı küresel bir boyut kazanmış durumda. Medya, moda, internet ve algoritmalar aracılığıyla “Herkes” artık her yerde.

Hatta bu “El Âlem” kavramı o kadar çok büyüdü ki ne giyeceğimiz, ne izleyeceğimiz, ne düşüneceğimiz çoğu zaman bize aitmiş gibi görünür, ama aslında önceden şekillendirilmiştir. Moda bize “kendin ol” derken reklamlar ve pazarlama stratejileriyle “bu sezon herkes bunu giyiyor” mesajını verir. Sosyal medya bireysel ifade alanı gibi görünürken, aslında aynı fikirlerin, aynı esprilerin, aynı tepkilerin tekrarlandığı bir sanal ortam sunar. Algoritmalar ise özgür seçim yanılsaması yaratırken, bizi çoğunluğun tercihleri içinde tutar. Örneğin Instagram’da karşımıza çıkan paylaşımlar algoritmaların seçimi olmasına rağmen bizim beğenimize sunulur.

Böyle bir dünyada insanın kendisi olarak kalması kolay değildir. Çünkü insan, başkalarının hayatını yaşadığını fark etmeden yaşar.

Böylece bize dikte edilen “Herkes gibi ol” emrine itaat eder ve farkında bile olmadan “Herkes gibi” yaşamaya başlarız.

Bu durumdan gerçek anlamda kurtulmak ise kendimize şu soruyu dürüstçe sormakla başlar:

“Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece başkalarının seçimleriyle yaşatılıyor muyum?”


Yorum bırakın