“Gerçekten kendi hayatımızı mı yaşıyoruz?”
Daha doğduğumuz andan itibaren hazır bir dünyanın içine düşeriz hem de bizim için hazırlanıp hazırlanmadığını bile bilmeden. Öyle ki doğduğumuz an konuşacağımız dilimiz, yaşayacağımız devlet, bizi koruyacak ve belli bir yaşa kadar büyütecek ailemiz zaten biz doğmadan bellidir. Peki hepsi bu kadar mı? Elbette ki değil değer yargılarımızı, doğrularımızı, yanlışlarımızı neye iyi neye kötü diyeceğimizi yani ahlakımızı da biz seçemeyiz içinde yaşayacağımız toplumun belirlediği değer yargıları ve ahlak kurallarıyla yaşamak zorundayızdır.
Bu nedenle Nietzsche, toplumun büyük çoğunluğunu “sürü” olarak adlandırır. Buradaki sürü sözcüğü hakaret değildir sadece psikolojik bir durumu ifade eder.
Nietzsche’ye göre: “Sürü insanı, değerlerini kendi yaratmayan, onları sorgulamadan benimseyen insandır.”
Peki sizce böyle bir insanın temel amacı ne olabilir?
Elbette ki ilk ve temel amacı yaşadığı toplumdan, ailesinden, arkadaş çevresinden dışlanmamaktır. Çünkü sürü için en büyük tehlike yanlış düşünmek değil, yalnız kalmaktır.
Bu yüzden insan çoğu zaman doğru olduğu için değil, çoğunluk öyle düşündüğü için inanır.
“Aman sakın risk alma”,
“Farklı düşünme”
“Sakın sorgulama”
“Sadece itaat et ve uyum sağla”
İşte karşınızda Nietzsche’nin ünlü “Köle Ahlakı”
İsterseniz bu kavramı felsefi olarak içine girmeden anlamaya çalışalım.
Bir kere şu gerçeği unutmamak lazım: her ahlak kuramı kendini olumlayarak meydana gelirken köle ahlakı “kendine ait olmayanı”, “dışarıda olanı”, “sahip olamadıklarını” dışlayarak, içselleştirdiği bir öfkeyle onlardan nefret ederek değer yargılarını yaratır. Bu yüzden köle ahlakı kendi yargısını yaratabilmek için dışarıdaki nesnelere, sahip olamadığı duygulara ve bir bakıma özenip nefret ettiği her şeye muhtaçtır. Ve ne yazık ki köle ahlakı Nietzsche’nin de dediği gibi “Baş kaldırması gereken ne varsa hiçbirine isyan etmeyip hepsini kabullenmesine “iyilik”, aslında hiç sevmediği hatta nefret ettiği kişilerin boyunduruğu altına girmesine “itaat”, cesaretsizliğine ve korkaklığına “sabır” ve nihayet aslında intikam alması gereken kişilere karşı hala yumuşak davranmasına “bağışlayıcılık” diyecektir.”
Peki ama neden?
Çünkü toplumsal hayat, çoğu zaman bireyin özgürce yaşamasına izin vermez. Aile, din, devlet, gelenek ve toplum bireyin davranışlarını belirleyen kurallar koyar. Bu kurallar, birlikte yaşamayı mümkün kılarken aynı zamanda bireyin içindeki özgürleşme isteğini sınırlar.
Toplumsal baskı yüzünden istediği gibi davranamayan insan öfkelenir ama öfkesini de gösteremez. Korkularını dile getiremez. Bu yüzden arzularını bastırır ve yeteneklerini kullanamaz.
İçinde hissettiği enerji dış dünyada bir karşılık bulamadığında ise asla ortadan kaybolmaz. Çünkü bastırılan enerji yok olmaz sadece yön değiştirir.
İşte Nietzsche’nin psikolojik dehası burada ortaya çıkar.
Ona göre bastırılmış güç zamanla insanın kendi içine döner. Başlangıçta ortaya konulması gereken enerji, artık yıkıcı bir karakter kazanır. İnsan doğrudan mücadele edemediği için, mücadeleyi zihninde sürdürmeye başlar ve yapamadığı, ulaşamadığı her şeyden ve herkesten nefret eder. İşte bu dönüşüm, “Ressentiment” kavramıyla açıklanır. Türkçesi içselleştirilmiş öfke yani “Hınç”
Ressentiment kavramı içselleştirilmiş öfke olarak tanımlandığı için bu kavramın içi doludur. Bu kavram kendi içinde intikam, öfke, hasetlik, kıskançlık, çekememezlik, ulaşamadığı şeyi değersizleştirme gibi duyguların tamamını taşır. Fakat işin en enteresan tarafı da tam burada görülür çünkü eğer bir kişi az önce saydığımız bu duygulardan birini dışa vuruyorsa bu Ressentiment değildir. Ressentiment bu duyguların tamamını içinde taşıyıp hiçbirini dışa vuramamaktır.
Gelin daha açık bir örnek verelim; Diyelim ki bir kişi size kötülük yaptı ve siz ona karşı içinizde büyük bir öfke beslemeye başladınız eğer öfke duyduğunuz kişinin karşısına geçip ona karşı duyduğunuz öfkeyi dışa vurabiliyorsanız ya da ona derdinizi anlatıyorsanız bu Ressentiment değildir. Ama eğer ona karşı hissettiğiniz kini, öfkeyi hatta düşmanca duygularınızı içinizde taşıyorsanız işte Ressentiment sizi eline geçirmiş demektir.
Tam da bu noktada Alman filozof Max Scheler önemli bir ayrım yapar. Ona göre hınç sadece bastırılmış bir öfke değildir; zamanla insanın bütün karakterini ele geçiren sessiz bir zehirdir. İlk başta sadece bir kişiye duyulan öfke gibi görünür. Fakat yıllar geçtikçe o öfke büyür, dallanır, budaklanır ve sonunda insanın dünyaya bakış biçimini değiştirir. Artık kişi sadece kendisine kötülük yapan insandan değil, onun sahip olduğu her şeyden rahatsız olmaya başlar. Güzel olanı küçümser, başarılı olanı kibirli ilan eder, mutlu olanı yüzeysel bulur. Çünkü ulaşamadığı her şey, ona kendi eksikliğini hatırlatmaktadır.
O halde artık şunu biliyoruz bir olaya ya da bir kişiye karşı öfkeli olup ama bu öfkemizi dışa vuramıyorsak Ressentiment hali içindeyiz. Peki bu durumda olan kişi ne yapar?
Nietzsche’nin cevabı oldukça radikaldir.
“Değerleri değiştirir.”
İşte hıncın en tehlikeli yanı da burada ortaya çıkar. Çünkü insan ulaşamadığı şeyi önce istemeye devam eder, sonra ona sahip olamadıkça sahip olana öfkelenir, en sonunda ise sahip olamadığı şeyi değersiz ilan eder. Girard’ın “Romantik Yalan ve Romansal Hakikat” kitabında anlattığı gibi rakip, zamanla sadece rakip olmaktan çıkar; insanın bütün dikkatini üzerine çeken bir modele dönüşür. Ona benzemek isteriz ama aynı zamanda ondan nefret ederiz. Belki de bu yüzden bizi en çok rahatsız eden insanlar, bir zamanlar en çok hayran olduklarımızdır.
Ve tek yapabildiğimiz şey ise onları gözümüzde değersizleştirmektir.
Peki bunu neden yapıyoruz?
Bu, insanlık tarihindeki en büyük psikolojik devrimlerden biridir. Böyle bir psikoloji içine giren insan için güçlü olmak artık iyi değildir, güçlü kötüdür itaatkâr ise iyi olur. Hırs kötüdür alçak gönüllük hırsın yerini alır. Mutlu olmak kötüdür acı çeken iyi olur. Zenginlik günahlara giden yoldur yoksul insan şükrederse cennete gider. Boyun eğen, sabreden, affeden kazanır. İşte psikolojiniz biran da değişiverdi.
Aslında tabii ki de bu özelliklere tek tek baktığımızda ebetteki sabretmek, şükretmek iyidir, zaten Nietzsche bu özelliklerin tek tek kötü olduğunu söylemez. Onun eleştirisi başka yerdedir.
Ona göre bu değerler, özgürce seçildiklerinde hiçbir problem yoktur sorun ulaşamadığın şeyi kötülediğinde başlar. Ve bir anda kendini kandırmaya başlarsın. “Ben zaten istemiyordum” dersin. “O kadar para insanı bozar” dersin. “Başarılı olmak günahsız olmuyor” dersin ve o saatten sonra senden farklı olanı, senden farklı düşüneni değersizleştirmeye başlarsın
Kısacası kendinin cahil olduğunu bildiğin halde bilgili insanı kötülüyorsan, zengin olamadığın için aslında yoksul olmanın erdem olduğunu söylüyorsan, senden farklı olan kişiye içten içe haset duyup ama yine de farklı olanı değersizleştiriyorsan sadece çoğunluk kötü dediği için özgür olan bir fikri kötülüyorsan, sana benzemeyeni sadece sana benzemediği için ötekileştiriyorsan köle ahlakı seni ele geçirmiştir.
Şimdi bir düşün bakalım:
Acaba gerçekten nefret ettiğin için mi bazı şeyleri kötü buluyorsun, yoksa sahip olamadığın için mi?
Belki de Nietzsche’nin vermeye çalıştığı en rahatsız edici mesaj tam olarak buydu. İnsan önce kendi içindeki hıncı fark etmelidir. Çünkü fark edilmeyen hınç, zamanla karaktere dönüşür. Karaktere dönüşen hınç ise artık sadece başkalarını değil, insanın kendisini de yönetmeye başlar.
Elbette her öfke hınç değildir. Her kıskançlık da köle ahlakı anlamına gelmez. İnsan zaman zaman öfkelenir, kıskanır, kırılır. Bunlar hayatın doğal parçalarıdır. Asıl mesele, bu duygularla yüzleşebilmekte yatar. Çünkü konuşulamayan öfke, zamanla düşünceye dönüşür; düşünce değere, değer ise kişiliği meydana getirir.
Artık yazının başındaki soruya yeniden dönebiliriz.
“Gerçekten kendi hayatımızı mı yaşıyoruz?”
Yoksa arzularımızı başkalarından ödünç alıp, ulaşamadıklarımızı değersizleştirerek kendimize teselli veren bir hayatı mı yaşıyoruz?
